MerhabatopmenuHakkımdatopmenuKitaplarımtopmenuYazılarımtopmenuZiyaretçi Defteri
Yazılarım

 

İtiraflar... (Ashua Haber - Haziran 2010)


Uzun yıllar, uluslararası yayın yapan bir radyo istasyonunda, gece programları hazırlayıp sundum. Programlarımdan birinin adı Dipnot idi ve sohbet ağırlıklıydı. Her gece başka bir konuda gelişiyordu sohbetler.

Perşembe geceleri İTİRAFLAR vardı Dipnot’ta. Jean-Jacques Rousseau’nun aynı isimli kitabından esinlenmiştim bu bölümde ve telefon bağlantısı ile programa katılan dinleyicilerin itiraf etmek istedikleri üzerine konuşuyorduk. Yalnız kalmaktan korkanlar, terk edilenler, evli birisiyle ilişki yaşayanlar, eşlerini aldatanlar, cinsel istismara uğrayanlar, intihara eğilimli olanlar...

Cesaret istiyordu hiç şüphesiz yaşanılanların, duyguların açığa çıkartılması. Cesaret istiyordu kişinin kendine karşı dürüst olup, yaşadıkları ya da yaşayamadıklarıyla, hissettikleriyle, hataları, pişmanlıklarıyla yüzleşebilmesi. Sonrası belki biraz daha kolaydı; tanınmadığın bir yerde, yüzünü göstermeden, adını söylemeden, anlayışla dinlendiğin bir ortamda itiraf etmek gizlediklerini.

Anlatan rahatlıyordu, zorlu ve kesik cümleler birbirini izledikçe. Tonlarca yük idi kimilerinin taşıdıkları. Yükün en ağır kısımlarından sayılırdı, içeriye hapsedip, kimseye tek kelime bile söyleyememek.

Söz konusu duygular olunca, güçlü görünmenin, bir şey belli etmemenin, ne varsa içe atmanın erdem sayıldığı bir toplumda yaşayan insanlar olarak, birilerinin seni dinlediğini, anladığını bilmek müthiş kıymetli idi benim için o dönemlerde. Birini seversin, sevgilin seni terk eder; herkes bir laf eder... Yön vermeye çalışır... Eleştirir... Yargılar... Ne o coşkuyu, ne de o kederi seninle yaşamayanın sana faydası olmaz. İçine atar, susarsın... İşte o hesap.

O günlerde hissettiklerini gerçekten anlayacak, tarafsızca dinleyecek birini bulmak benim için de çok kolay değildi. Bu yüzden çok kıymetliydi İTİRAFLAR’da anlatılanlar. Hala çok anlamlı geliyor o zamanlar paylaşılanlar.

Ancak, geçen bunca zamandan sonra öğrendiğim çok daha kıymetli bir şey var ki, o da insanın yaşadığı hiçbir olumsuzluğu, zorla, mumla arayıp bulduğu bir fırsatta, ince eleyip sık dokuyarak karar verdiği birisine, İTİRAF edecek kadar içinde tutmaması, taşımaması gerektiği.

Çünkü, çok bunaldığım bir dönemde şöyle bir karar aldım kendimce; insanların beni anlamasını bekleyerek ömrümü tüketmeye, yaptığım her yanlıştan ötürü, sırf toplum onaylamıyor diye kendimi harap etmeye, türlü maskeler takıp herkesi ve kendimi kandırarak yaşamımı yalanlar üzerine inşa etmeye hiç niyetim yok. Oturup düşündüm uzun uzun; en nihayetinde bir aziz değil bir insanım, hata yapabilirim, yaptığım hatalardan tecrübeler edinebilir, yoluma her adımda biraz daha büyüyerek, yüreğimi büyüterek devam edebilirim, hata yapmamayı öğrenebilirim. Öğrenebilirim güzelce yaşamayı.

Çünkü, kimsenin hakkı yok beni yargılamaya, herkes kendi yolundan mesul. Onaylanmaya ihtiyacım yok, kimse değil benden daha üstün. Yaşanan her şey geçmişte kaldı, taşımam üzerimde bugün hükmü geçen hiçbir şeyi. Ve bağışlamak hiç zor değil insanları, bağışlayabilmişken ben kendimi... Bu hayat benim, kimsenin değil. O yüzden yok, saklamaya gerek bulduğum hiçbir şeyim.

Bunları idrak edince insan işte, İTİRAF edecek tek bir şey kalıyor geriye... seviyorum yaşamayı, var olmayı seviyorum..!

Belki okumuştur şimdi bu yazdıklarımı o günlerde dinleyicim olmuş birileri. Kıymet verip, paylaştığınız tüm özelleriniz için, dürüstlüğünüz için ve yüreğinizi bana açtığınız için tekrar teşekkürler...

 

♦  ♦  ♦  ♦

 

İlişkilerimizde Kaç Kişiyiz? (Ashua Haber - Mayıs 2010)

Evli olduğumuz kişinin sürekli tekrar eden bir davranışından rahatsız oluyorsak ve ona hiçbir şey söylemeyip, bir de bu rahatsızlığı gizlemek uğruna kendimizi gülmeye zorluyorsak, bu iki yüzlülük sayılır mı?

En yakın arkadaşımız, dostumuz, doğru olduğuna inandığı bir konuda yardımcı olmaya çalışıyor ve biz kabullenmekte zorlanıyor, içten içe bunun doğru olduğunu bilsek de sesimizi çıkartmıyor, dürüstlüğüne inanmıyorsak, bu güvensizlik sayılır mı?

Beyaz yalanlar söylemek, birinin arkasından konuşmak, içten içe kıskanmak, öfke duyduğun halde bastırmak, yüzüne gülüp ardından söylenmek... Sonra da bu gizli saklı, olumsuz duygu ve düşünceleri belli etmemek için, yeni oyunlar, yeni yalanlar, yeni maskeler geliştirmek... Ne kadar yorucu, ne kadar samimiyetten uzak.

Dürüstçe söylenmeyen her sözün, gerçek olmayan her duygunun ardında acaba başka şeyler olabilir mi? Kaybetmekten ya sevilmemekten korkuyor olabilir miyiz? Kendimize güvenimiz eksik olabilir mi mesela? Bencilce, sadece kendi doğrumuz olsun istiyor olabilir miyiz? Ya da basitçe, çevremiz ve toplum tarafından ilişkilerin ancak tatlı yalanlarla yürütülebileceğine dair kodlanmış, şartlandırılmış olabilir mi beynimiz? Daha kim bilir neler...

Bir, yürekten seven var içimizde, bir de yalanlar söyleyen, oyunlar oynayan biri. Bir kendini dürüstçe açan, dürüst olan var içimizde, bir de başkalarının sözlerini, doğrularını, kodlamalarını temsil eden bir ses. Karşımızdakinin içinde var olabilecek ikilikleri de eklersek üzerine; kaç kişiyiz acaba ilişkilerimizde?

Karşı tarafın ikilik ihtimallerini bir tarafa koyalım da, biz tek kişi olalım mümkünse bir ilişkinin içerisinde. Dürstlük, sevgi ve saygı varsa ilişkimizde, zaten korkulacak bir şey yok demektir, paylaştığımız her gerçeklik, ancak bir adım daha öteye taşıyacaktır birliğimizi, bütünlüğümüzü, keyfimizi ve coşkumuzu. Bahsedilen olgular yoksa eğer ilişkimizde, hiç değilse kandırmaktan vazgeçelim kendimizi ki, şu ahir ömrümüzde bulabilme ve tadabilme şansımız olsun aşkı da, dostluğu da, güzel ve sağlıklı ilişkileri de...

♦ ♦ ♦ ♦

Farkında mıyım? (Medya Haber Ajansı - Nisan 2010)


Farkındalık...

Son yıllarda cümle içinde kullanılması pek hoşumuza giden, belki de fena halde canımızı sıkan bir kelime farkındalık. Söylemesi bile bir başka fiyakalı. Adeta, sadece akademik kişilerin, belirli bir zümrenin kullanabileceğine dair insanda önyargı, dolayısıyla da ürkeklik uyandıran cinsten bir kelime.

“Farkındalık: Farkında olma durumu”... Türk Dil Kurumu’nun resmi sitesinde yer alan Büyük Türkçe Sözlük’teki anlamı bu. Böyle bakınca, hiç de uzak değil günlük hayatımıza “farkında olmak” durumu.

“Farkında mısın bu aralar pek konuşmuyoruz?”

“Farkındaysan altını çizerek söyledim”

“Sen daha uyu, farkında bile değilsin arkandan konuşulanların”

“Çevirdiğin işlerden haberim yok sanma, herşeyin farkındayım”

 

Biraz düşününce, ne kadar çok şeyin farkında olduğumuzla övünebiliriz bile. O halde, bravo bize! Farkındalık, bizim genlerimize işlemiş desek yeri. Peki, neden hala aynı hataları yapmaya devam ediyoruz? Neden seneler biz daha tadına varamadan öylece geçip gidiyor? Neden hala bıçak kemiğe dayandığında bir şeyler yapma telaşına düşüyoruz? Ve neden, sahip çıkamadığımız şeyler elimizden alınınca ancak aklımız başımıza geliyor?

 

Fark ediyoruz, farkındayız pekala, ancak yaşamımızda bir tehdit olarak gördüklerimiz hakkında, kendimizi tahlikede hissettiğimiz zamanlarda ya da biz tehdit unsuru olmak istediğimizde... Olumsuz olayları, olumsuz insanları hemen fark ediyoruz mesela. Ya kendimizle ilgili olumsuzlukları?

 

Her şey yolunda gittiği sürece sesimiz soluğumuz çıkmıyor. Biri iyi bir şeyler yaptığında, bunu gayet doğal karşılamak, o kişiye teşekkür etme gereği duymamak, onu kutlamak ihtiyacı hissetmemek, kendi aramızda lafı açılırsa bir iki metih dolu sözcükle geçiştirmek ve hatta mümkünse kendimize de pay çıkarmak alışkanlık olmuş. Ama işler tersine döndü mü, bir şeyler ters gitmeye başladı mı, itiraz etmek, şikayet etmek, söylenmek, öfkelenmek, kederlenmek ve bilimum tepkiyi göstermekten sakınmıyoruz. Neden? Çünkü farkındayız..!

 

Ormanda bir geyik düşünelim. Civardaki aslanlar için potansiyel bir yemektir geyik. Kendisine doğru yaklaşmakta olan tehlikeyi fark edebilir ve kaçabilirse, yaşama şansını da sürdürebilir. Bir geyik için farkında olmayı bu kadarla sınırlandırmak mümkün. Oysa düşünebilen, hissedebilen, öğrenebilen, değiştirebilen, sorgulayabilen insan için farkında olmanın sınırı yok.

 

Şöyle dersek çok da yanlış olmaz sanıyorum; farkında olduğu kadarını değerlendirebilir  insan, sahip olduğu yaşam şansının.

 

O halde, şahsen tek bir dakika bile kaybetmeden soruyorum kendime; farkında mıyım?

 

Bedenimdeki her bir hücrenin, hayatımı kolay kılmak için var gücüyle çalıştığının...

Uzandığımda elini tutabileceğim, her an kapısını düşünmeden çalabileceğim dostlarımın olduğunun...

Kara topraktan nasıl yemyeşil çimenler, lezzetli meyveler, sebzeler, rengarenk çiçekler çıktığının...

Beş parasız kalsam bile, maddiyatın fani olduğunun ve istersem tüm çözümleri yaratabileceğimin...

Hayatımda coşkuyu, mutluluğu, aşkı tattığım her anın ne kadar değerli olduğunun...

İçtiğim her yudum suyun, aldığım her nefesin...

 

Farkında mıyım? O halde yeterince şükrediyor, sevgimi sunuyor, teşekkür ediyor muyum kendime, başkalarına, Dünya’ya, Tanrı’ya..?

 

Hayatımız boyunca, öyle gördüğümüz, öyle duyduğumuz, öyle öğrendiğimiz için, olumsuz olan her şeyi fark edebilmek uğruna var gücüyle çalışmış ve sonuç olarak da hayatın yalnızca olumsuzluklardan ibaret olduğuna inanmaya başlamış insanlar olarak, bırakın teşekkür etmeyi, şükretmeyi; insanlara, kendimize ve hepsinden önemlisi Tanrı’ya ne kadar çok defa kızdığımızı, sitem ettiğimizi düşünün... Ve sonra siz de sorun lütfen kendinize; “Gerçekten farkında mıyım?” diye.
 


♦  ♦  ♦  ♦ 

Sıfırlanmak... Her şeye yeniden (yenilenerek) başlamak... (Ashua Haber - Mart 2010)

Kazağımız eskidiğinde, yenisini alıyoruz. Çayımız buz gibi olduğunda, yenisini dolduruyoruz. Benzinimiz bittiğinde, depomuzu dolduruyoruz. Elimizde vesikalık resmimiz kalmadığında, yenisini çektiriyoruz. Kalemimizin mürekkebi tükendiğinde, yerine yenisini koyuyoruz.

Saçımızı, kullandığımız parfümü, eşyalarımızı, doldurduğumuz defterlerimizi, hatta internet sitelerindeki profilimizi yeniliyoruz. Peki ya kendimizi, zihnimizi, düşünce yapımızı, yüreğimize sıkıştırdıklarımızı, kısacası yaşamımızı yeniliyor muyuz?

Bir dolu hayatla kesişiyor hayatlarımız. Kimiyle devam ediyor, kimiyle ayrılıyor yollarımız. Acemi, apar topar ilişkilerden, uzun soluklu, inişli çıkışlı olanlarına, her biri farklı farklı yüzler, sözler, apayrı değerler, farkında olduğumuz ya da olmadığımız duygu ve düşünceler katıyor dağarcıklarımıza. Bir türlü aklımızdan çıkartamadıklarımız oluyor. Asla hatırlamak istemediklerimiz de.

Sabrı ve öfkeyi erdem saydığımız anılar taşıyoruz günlüklerimizin içinde.

Beklentilerimiz oluyor, bir türlü dolamamış boşlukları hayal ettiklerimizin. Ruhumuzu, tenimizi doyuramamış olmaktan, aç kediler gibi duvarlara sürtünüyoruz yaş dönümlerimizde... Bir ilişkiyi başka bir ilişkiyle sonlandırmaya çabalıyoruz kimi zaman. Hatalarımızı, yaralarımızı başka seferlerde temizleyebileceğimize inanıyoruz; belki çaresizlikten, belki de körü körüne tutunduğumuz bir umuttan sadece.

Sabah yatağımızdan kalktığımızda, daha yeni geride kalmış bir günün izleriyle bile nasıl kendimizi bitkin, yorgun hissedebildiğimizi düşünün... Ve geride ne kadar çok gün, ne kadar çok yaşanmışlık, bu yaşanmışlıklardan kalan ne kadar çok iz barındırdığımızı bir de...

Eskiyoruz... Alışkanlıklarımız eskiyor. Düşünce kalıplarımız eskiyor. Heveslerimiz, heyecanlarımız eskiyor. Eskidikçe yıpranmışlığımız artıyor, aşka kendimizi bırakışımız azalıyor. Hayattan aldığımız tatlar azalıyor. İçeride birikenler yüzünden, eskiyenler yüzünden, yenilerine yer kalmıyor yaşanacakların fark etmesek de.

Mutsuzluğun kapladığı yeri boşaltmadan, mutluluğu koyabilmek yüreğimize, çoğaltabilmek onu... mümkün mü?

Sevgisizliğin kapladığı yeri boşaltmadan, sevgiyi çıkartabilmek yüreğimizden, çoğaltabilmek onu... mümkün mü?

Her gün aynı şeylere öfkeleniyor, aynı konularda konuşulurken midemize kramplar giriyor, aynı hayal dünyasında yüzüyor ama bir türlü kıyıya çıkamıyorsak, değişmesi, değiştirilmesi gereken bir şeyler var demektir.

Belki, karşımızdaki insanlar ve yaşam koşulları değişmeli. Ama bu, zaten yıllardır dilimize dolanan bir tekerleme değil mi?

Güzel bir söz vardır; “Ben değişirsem, dünya değişir”. Ütopik mi? Aslında değil. Bir başkasını değiştirmeye çalışmakla ömür tüketmek yerine, kendimizi, duygu ve düşünce yapımızı değiştirmeyi deneyebiliriz. Değişim, beraberinde ihtiyacımız olan yeni bakış açılarını getirebilir ve dünya, bir sabah uyandığımızda, gözümüze bambaşka görünmeye başlayabilir.

Kolay ya da zor. Kişisine göre değişir ‘değişmek’.

Bir an, kendinizi çocuklar gibi kahkahalar atarken düşünün. İster yeni tanıştığınız biri olsun, ister 40 yıldır aynı yastığa baş koyduğunuz, sevgilinizin elini tutkuyla, coşkuyla tuttuğunuzu düşünün. Bir an, aşktan başınızın döndüğünü, yüreğinizde tarif edilmesi güç bir mutluluğun oluk oluk saçıldığını, kabınıza sığamadığınızı düşünün. Bir an, her şeye yetecek kadar gücünüz olduğunu düşünün...

Denemeye değmez mi?

Yeni bir ilişkiye daha başlamadan, var olanın elimizden uçup gitmesine seyirci kalmadan, kürekleri bırakıp akıntıya kapılmadan, olumsuzluklar benliğimizi tüketip bitirmeden önce, atalım eskiyen, yıpranan, vadesi dolmuş ne varsa içimizden, üzerimizden.

Sıfırlayalım bugüne kadar her ne yaşanmış, her ne birikmişse... Ve her şeye yeniden, yenilenerek başlayalım. Hayatımızda yer açalım, yeniye, mutluluğa, sevgiye, aşkla yaşanacak olan her yeni güne...

♦  ♦  ♦  ♦

Biterken Bir Yıl Daha... (Ashua Haber - Aralık 2009)


Çok defalar güneş saatinden önce battı gözlerimde... Kanatlar kim bilir kaç kez çırpmayı bırakıverdi umut semalarında...

Hiç uyanmak gelmedi içimden bazı sabahlar... Ve bazı sabahlar eser yoktu yaşam coşkusundan içimde...

Acımasız sözler işitti kulaklarım... Ucuna geleni geri yuttu, bazen de hançerler sapladı dilim hatırlamak istemediğim...

Yalnızca kara kalem çizdiği oldu ellerimin, renklerine inatlaşıp insanların... Hüzünlü şarkılarla buluşturdu ruhum bazı günler, günün baş başa kaldığım zamanlarında düşüncelerimi...

Tam, bu kez her şey yolunda dediğim an, yüzüme çarpıldığı oldu kendimden bile sakladıklarımın... Tökezlediğim, yenildiğimi hissettiğim oldu...

Oldu evet...

Ama onarıp kanatlarımı, yeniden dokunduğu da oldu yüzümün bulutlara... Gecenin bir körü, dışarıda sabah olduğunu sandı kimi zaman gözlerimdeki yaşama sevinci...

Bir nefes çekip içime, devleştim yılgınlık karşısında gün oldu... Görünmez prangalarını kopardım ayak bileklerimin bir deli kuvvetle... Koştum, koştum, koştum...

İnatla güzel olanı seçti gönlüm defalarca... Hiç boş kalmadığını gördüm ellerimin, onları tutan dostlarım olduğuna şükrettim, daha çok güçlendim...

Haylaz ve uçarı bir ıslıkla çıkarken bulduğum oldu kendimi merdivenleri... Daha önce fark etmediğim mucizeleri olduğunu gördüm yaşamın...

Beklenmedik anlarda önüme açılan fırsat kapılarından geçtiğim oldu... Mutluluğu, aşkı, özgürlüğü hissettim hücrelerime kadar...

Karardığı da oldu günümün, aydınlandığı da...

Oldu...

 

Koca bir ömrün bir tek senesiydi geride kalan en nihayetinde. Bu kadar da değildi sırtımda biriktirdiğim yükün hepsi üstelik. Madem ki yol aldıkça artıyordu ağırlığı taşınan yüklerin, en son eklenenlerden başlamalıydım ben de temizlemeye. Hiç niyetim yoktu çünkü, yolculuğumun bir bu kadarını daha, tonlarca ağırlığın altında ezilerek devam ettirmeye...

Biterken bir yıl daha, fotoğraflarını serdim geçen zamanın önüme. Yüzümü gülümsetenler... Beni düşündürenler... Şimdiden silikleşenler... Hepsi... Hepsine baktım uzun uzun. Hatırladıkça bir ödül olduğunu gördüm tüm güzel anların... teşekkür ettim. Ve bir ödül, bir fırsat olduğunu gördüm zor olanlarının da. Tüm olumsuzluklardan paylar çıkarttım kendimce, hatalar ve çözümler buldum. Buldukça yakınlaştım kendime de, yaşamın uzağında kaldığım kıyılarına da. Hafiflediğimi, bilinçlendiğimi bilerek karar verdim hepsini geride bırakmaya ve bir daha karşılaşmamaya, hatırladığım o karanlık ifadelerimle.

Sınıfta kalan öğrencinin, sonradan asılması gibi derslerine, asılmaya karar verdim tertemiz bir başlangıç yapabilmek için ben de. Topladım fotoğrafları, karar verdim kapatmaya tüm yaşanmışlıklarla hesaplarımı. Madem ki biliyorum nasıl bir duygu mutluluk, özgürlük, aşk; karar verdim geçirmemeye tek bir anımı bile o duygular olmadan yüreğimde.

Şimdi yürüyorum... Sırtım dik, öğrendiklerim cebimde, yeni kararlar ve yepyeni hedeflerimle... Çok güzel bir yıl dileyerek önce kendime, sonra da tüm bunu yürekten dileyenlere...


♦  ♦  ♦  ♦
 

Yokluğun Tüm Yoklukların Efendisi – I ve II (Ashua Haber - Kasım 2009)

- I -

İnsan, sevdiğini kaybetmekten korkuyorsa, bunu kolaylıkla dile getirebilir mi? Yüksek sesle itiraf edebilir mi hem kendine, hem sevdiğine?

Kaybetmek..! Onsuz bir dünya. Ayrılık. Belki ölüm. Ya benden önce ölecek olursa..?

Türlü senaryolar yazdırmak konusunda usta bir yükmüş meğer KORKU. Sonu ebedi ayrılıkla biten filmler, cenazeler, şarkılar... Gözyaşları ve dehşet baş ağrıları... İçten içe yaşanan bunalım yalnızlıklar...

En kötüsü hangisi? Biri bu konuda bir açığınızı görüp yüzünüze vurduğunda, beceriksiz ve öfke dolu bir İNKAR çabası içerisine girmek mi? Yoksa biri bu konuda bir açığınızı görüp yüzünüze vurduğunda ve bunun doğru bir şey olmadığını size söylediğinde, sizi ayakta tutan şey bu korkuymuşçasına, olağanlığını SAVUNMAK mı..?


“Bu hayat benim için seninle tanıştığım gün başladı. Seninle gözlerimi açtım, dokundum, hissettim, tattım hem seni, hem kendimi, hem yaşamı. Seninle emekledim, tökezledim, yürüdüm, koştum... birey olarak, bir ilişkideki sevgili olarak, erkek olarak. Var olmayı ve var olmanın doyumsuz mutluluklarını, acılarını, bitişlerini, dirilişlerini deneyimledim. Var olmanın, ama sağlam var olmanın yürek istediğini deneyimledim. Yürek kapılarını ardına kadar açmayı deneyimledim yanında. Bu yüzden inandırdım kendimi sensiz var olamayacağıma. Sana dayandım, dayandırdım nefes almayı da. Yanında duyduğum güveni bulamayacağıma inandım, tek başıma hayat karşısında. Sevmenin ve sevilmenin başka şekilde, başka kimseyle böyle yoğun, böyle vazgeçilmez yaşanamayacağına inandım. Göremedim aynadaki yüzümde, senin bana bakışının bende hissettirdiklerini. Senin gözlerinden bakmak, bana, kendimi güçlü, sevgi dolu, coşkulu, başarılı, komik, iyi hissettirdi çünkü hep. Güneşin doğuşundan, çılgınlar gibi dans etmeye, lezzetli yemeklerden, dost sohbetlerine her şeyi seninle paylaşmak, keyfine varmak anlamlı geldi. Sen ve seninle ilgili tüm ayrıntıları öyle sevdim, öyle içimi doldurdum ki onlarla, bir gün sen olmazsan aşk da olmayacaktı, ben de. Sen güzelliğinle başımı döndürmeye devam ettikçe, seni bana aşkla bakarken gördükçe, birlikte geçirdiğimiz her an birbirinden doyumsuzken ve her adımınla dünyama ışık saçıyorken, biriktirdiğim tüm anlamlar, sensiz teker teker tükenecek, değerini yitirecek, bir illüzyon gibi kaybolacaktı hayatımdan. Hayat olmayacaktı. Yokluğun, bütün yoklukların efendisiydi. Yokluğunla nasıl baş edebilirdim, düşüncesiyle bile baş edemezken. Bu korku sinsi bir virüs gibi büyüyordu beynimin içinde... Bilmiyordum... Haberim bile yoktu...”

- II - 

“Müzik her zamanki gibi çalmaya devam ediyordu kulaklarımda... O, çekim gücüyle, dünyanın tüm hazinelerini bizim için bir araya getirecek kadar güçlü olan müzik. O, ahengini, göz kamaştırıcı bir gerdanlığın yan yana dizilmiş elmaslarından alan müzik..! Bıraksam, adımlarımız akacaktı nehirler gibi coşkun ve duraksız. Bıraksam, ellerimizin kenetlendiği yerde biriken enerjiyle sarmalanacaktı bedenlerimiz. En kusursuzu olmalıydı dansların, dansımız. En uyumlusu, en tutkulusu, en baş döndürücüsü, en.......... Seninle en doğrusunu atmalıydım adımlarımın. Senin için en iyi kavalye olmalıydım ışıklı salonlarda...

Yanında böyle hata yapmaya devam edersem... Dansımız gerisinde kalırsa müziğin çekim gücünün... Nasıl bir dürtüydü bu? Nasıl bir baskı bu, göğüs kafesimi sıkıştıran? Kaçındıkça bana daha çok hata yaptıran... Hata yaptıkça içimi öfkeyle dolduran... Mutluluğa, aşka gölgeler vuran, yakışmayan... Seni yanımda tutmak isterken, belki de daha çok uzaklaştıran... Ve beni kendime yabancılaştıran...

Korkuyor muyum? Evet! Korkuyorum... Üstelik şimdi sadece seni, sevgini kaybetmekten değil. Öfkemden korkuyorum. Korkuyorum içimdeki karanlıktan. Korkularımın boyunduruğunda, adımlarımdaki tutukluğa aldanıp, sana olan aşkımın tükendiğini sanmandan korkuyorum. Yeniden o sevdiğin adam olamamaktan korkuyorum... Korkuyorum da korkuyorum. Bu itiraflara yüreğim dayanmıyor artık. Üstelik senin bu korkulardan habersiz, üzerimdeki bu eğreti üniformaya bakıp, kendine hangi yanlış anlamlarla eziyet ettiğini de bilmiyorum...”


En kötüsü hangisi?

En kötüsünü söyleyeyim size; en kötüsü, insanın tüm başına gelmesini istemediği ihtimalleri, her tür korku dolu duygu ve düşüncelerin esareti altına girip, kendisinin gerçeğe dönüştürmesi ve hayatta sahip olduğu tüm güzellikleri birer birer kaybederek sonunda başladığı noktaya, gerçek yokluğa dönmesidir..!

Sevdiğim kadına yukarıdaki satırları yazdıktan sonra, uzun uzun kendi yazdıklarımı ve yaşadıklarımı düşündüm. Birine aşık olduğunuzda ve bu aşkla birbirinden güzel anlar yaşadığınızda, eskiden kalma bir önyargıyla bu güzelliklerin bir gün sona ereceğini düşünmeden edemiyorsunuz. Bu düşünce önce midenizi, sonra da kalbinizi sarıp sizi içten tüketen korkular üretmeye başlıyor. Hiçbir aşk yok olmak, güzel giden hiçbir şey bitmek zorunda değil. Böyle bir kanun yok. Bu kanunu ya da kanunun geçerliliğini sağlayan, kendi korkularımız. Korkularımız düşüncelerimize, düşüncelerimiz duygularımıza ve yaşamımıza hükmetmeye başlıyor. O zaman işte siz siz olmaktan çıkıyor, ne bir tek anın tadını çıkartabiliyor, ne de dans ederken adımlarınızın akmasına, müziğin, aşkın başınızı döndürmesine izin veriyorsunuz.

Bir ilişkiye başlarken, iki kişi birbirini, ileride ulaşacakları kusursuzluğun garantisiyle sevmiyor. Böyle bir şey zaten mümkün değil. Yani kusursuz insan! Özünüzde var olan ve sadece sevgiden oluşan gerçek siz, karşınızdaki kişinin de başlangıçta aşık olduğu kişisiniz, bir başkası değil. Düşünceler, korkular, baskılar, olumsuzluklar ortaya çıkmaya başladığında, özünüzdeki gerçek siz geri çekilmeye başlıyor ve içinde saf sevgi barındırmayan, doğal olmayan, kendi gibi olamayan biri yerinizi alıyor. Atılan her adımı irdeleyen, her sözü analiz eden, doğal akışın önüne kendi bildiklerini, dirençlerini koyan...

İşte o zaman başlıyorsunuz kaybetmeye. Aşk, mutlu anlar, paylaşımlar geride kalıyor yavaş yavaş. Sevdiğinizin kokusunu derin bir nefesle içinize çekmenin, sarıldığınızda bedenlerinizin bütün olmasının, kavuşmalarınızın heyecanının nasıl muhteşem hissettirdiğini unutmakla yaşıyorsunuz kayıpların en büyüğünü. Hem de hayattayken... Hem de yanı başınızdayken...

Bir ilişkiyi mutlu ve uzun bir birlikteliğe dönüştürmenin en önemli sırrı burada yatıyor. Karşımızdakini de kendimizi de başka birisine dönüştürmeye çalışmamakta. Bu demek değil ki, ortak paylaşım, ortak yaşam içerisinde kendi bildiğimizi okuyacağız. Karşılıklı her şeyi konuşabiliriz, anlamaya çalışabiliriz, sorabiliriz dilediğimiz her şeyi, yardım edebilir, isteyebiliriz... ama ne yaparsak yapalım, tüm bildiğimiz kurallardan, düşünce kalıplarından, başkalarının yaşadıklarından, önyargılardan, korkulardan sıyrılmış olan sesimizle, yürek sesimizle, yani saf sevgiyle yapalım.

Bunları yazarken, aklıma ilk gelen şey, uzun zaman önce Coelho’nun Simyacı isimli kitabında okuduğum bir hikaye oldu. Belki okuyan, hatırlayanlarınız vardır... Konuyla ilgisi varmış gibi geldi... Ne dersiniz? Haydi hep birlikte hatırlayalım;

Bir tüccar Mutluluğun Gizi'ni öğrenmesi için oğlunu insanların en bilgesinin yanına yollamış. Delikanlı bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir şatoya varmış. Söz konusu bilge burada yaşıyormuş.
Bir ermişle karşılaşmayı bekleyen bizim kahraman, girdiği salonda hummalı bir manzarayla karşılaşmış: Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, bir orkestra tatlı ezgiler çalıyormuş; dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu bir masa da varmış. Bilge sırayla bu insanlarla konuşuyormuş ve bizim delikanlı kendi sırasının gelmesi için iki saat beklemek zorunda kalmış.
Delikanlının ziyaret nedenini açıklamasını dikkatle dinlemiş bilge, ama Mutluluğun Gizi'ni açıklayacak zamanı olmadığını söylemiş ona. Gidip sarayda dolaşmasını, kendisini iki saat sonra görmeye gelmesini salık vermiş.
"Ama sizden bir ricada bulunacağım" diye eklemiş bilge, delikanlının eline bir kaşık verip sonra bu kaşığa iki damla sıvıyağ koymuş. "Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinizde tutacak ve yağı dökmeyeceksiniz."
Delikanlı sarayın merdivenlerini inipçıkmaya başlamış, gözünü kaşıktan ayıramıyormuş. İki saat sonra bilgenin huzuruna çıkmış. "Güzel, demiş bilge, peki yemek salonundaki Acem halılarını gördünüz mü? Bahçıvan Başı'nın yaratmak için on yıl çalıştığı bahçeyi gördünüz mü? Kütüphanemdeki güzel parşömenleri fark ettiniz mi?"
Utanan delikanlı hiçbir şey göremediğini itiraf etmek zorunda kalmış. Çünkü bilgenin kendisine verdiği iki damla yağı dökmemeye çabalamış, başka bir şeye dikkat edememiş.
"Öyleyse git, evrenimin harikalarını tanı" demiş ona bilge. "Oturduğu evi tanımadan bir insana güvenemezsin."
İçi rahatlayan delikanlı kaşığı alıp sarayı gezmeye çıkmış. Bu kez, duvarlara asılmış, tavanları süsleyen sanat yapıtlarına dikkat ediyormuş. Bahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat yapıtlarının zarafetini görmüş. Bilgenin yanına dönünce, gördüklerini bütün ayrıntılarıyla anlatmış.
"Peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?" diye sormuş bilge.
Kaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görmüş.
"Peki" demiş bunun üzerine bilgeler bilgesi, "Sana vereceğim tek bir öğüt var: Mutluluğun Gizi dünyanın bütün harikalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan.”

♦  ♦  ♦  ♦

Yeni Bir Kapı... (Ashua Haber - Eylül 2009)

Sürekli aynı binanın kapısından içeri girmeye benzer, her sabah yeni bir güne başlamak...

Binaya nasıl girdiğin önemlidir. Ne zaman, kiminle, ne ile karşılaşacağın belli değildir çünkü. İstersen, her defasında aynı görünen o yapıya, ekşisi fazla bir bardak greyfurt suyu içmiş gibi girersin, yüzünü buruşturarak... İstersen, seni bekleyen her şeye hazırlıklı, coşkulu ve umutlu bir halde girersin içeriye, ılık bir duştan çıkmışçasına...

Merdivenlerin basamakları bazen korkutur seni. Bazen, yorulduğunu hissedersin daha gelmeden yolun ortasına. İnsanlar geçer yanından, kimi aşağıya gitmektedir, kimi yukarıya. Bazen kendini yalnız hisseder, oturursun bir basamağa. Vazgeçip dönmek gelir içinden ve yeni bir binaya geçmek, bırakıp geride her şeyi.

Kapıdan içeri nasıl girdiğin önemlidir. Ya varmak istediğin kata seni taşıyacak enerjiyi bulamayıp bir dahaki sefere erteleyeceksindir hedeflerini, ya da öyle kolay görünür ki basamakları çıkmak, planladığının da ötesinde buluvereceksindir kendini.

İnsanlar geçer yanından zaman zaman. Kimi ile çarpışır, kimi ile el sıkışır, kimi ile birlikte yol alırsın karşılaştıklarınızı paylaşarak. Kimini ilk kez görürsün o binada... Vedalaşırsın kimiyle tonlarca karşılaşmanın ardından..!

Katları arasında dolaşmak değildir şüphesiz tek amacın. Bina senin binandır. Hangi katta duracağını, hangi odayı temizleyeceğini, hangisinin içinde neleri biriktireceğini, yeniden dekore edeceğini en iyi sen bilirsin. Hatta binaya ne zaman yeni bir kat ekleneceğini, ne zaman bir katın artık kullanılmaz hale geldiğini de...

Güvenli olsun istersin merdivenleri. Bazen hiç tutunmasan bile, elinin altında olduklarını bilerek tırabzanların, üç beş basamak birden kolaylıkla çıkabilir, koşabilirsin de. Ancak gün gelir, yeterli gelmeyebilir güvenin böylesi. Yeni bir hedef belirlemen gerektiğinde ve eskiden kullandığın hiçbir yöntemin seni oraya götüremeyeceğini fark ettiğinde, anlarsın ki tırabzanların varlığı değildir ihtiyaç duyduğun güveni sana kazandıracak olan. Adımlarını, her koşulda, kararlılık ve cesaretle atabileceğine dair inancın, yani kendine olan inancındır duyduğun güveni sana kazandıracak olan. O güven ki aynı anda, zamana, merdivenleri paylaştıklarına, içinde bulunduğun binaya ve tüm binaları oldurana duyulan...

Sürekli aynı binanın kapısından içeri girmeye benzer, her sabah yeni bir güne başlamak... Nasıl girdiğin, kaç basamak çıktığın, ne kadar yorulduğun ve ne şekilde yol aldığın, hedeflerinin ne kadarına ulaştığın, kimlerle ve hangi koşullarda karşılaştığın, içinde geçirdiğin zamanın ne kadarından keyif aldığın ve binana nasıl baktığın tamamen sana bağlı. Kapıdan içeri nasıl girdiğine. Hangi şartlarda, nasıl kararlar verdiğine ve seçimlerine...

Binayı sen şekillendirebildiğine göre ve özgür olduğunu fark edebildiğinde, inanırsan o binanın seni artık mutlu etmediğine, bir sabah uyanıp, bir tek dokunuşla yeni baştan inşa edersin... karar verip hangi renklerde, hangi büyüklükte ve nasıl olmasını istediğine.

Her gün, aynı gibi görünen, bambaşka bir kapı açılır aslında önümüze... Bizler, onu nasıl görmek istersek öyle görür, nasıl geçmek istersek içinden öyle geçeriz; önümüze açılanın bir kapı olduğundan bile habersiz yahut her açılan kapının bir fırsat olduğunu bilerek...

♦  ♦  ♦  ♦ 

Keyifli bir fırça darbesi... (Ashua Haber – Ağustos 2009)

İnsan neden yeşili turuncuya çevirmek için var gücüyle çalışır?

Bir doğrunun arkasına sığınıp, görmediği halde neden başka her şeyin eğri olduğuna körü körüne inanır? Ve neden, inandığı tek gerçeğin var olan hiçbir yanlışı düzeltemediğini kabul etmeyip, kendini tekrarlara saplayıp kalır..?

Büyük bir binanın gölgesinde ısrarla oturup, güneşin yokluğuna sızlanarak huysuzluk etmeye benziyor bazen yaptıklarımız.

Hani bir çıkmaz sokağa dönüşüyor ya yaşam zaman zaman, nereye gidersek gidelim aynı binaların arasında dolaşıp duruyoruz defalarca. Arada bir, farklı yollar deniyoruz fırsatını yakaladığımız ilk sapaklardan ve bir süre yürümeye devam edip, bu kez her şeyin rayına girdiğini düşünüyoruz... ama adımlarımız kendini tekrardan öteye gidemiyor. Bir türlü göremiyoruz, hangi yolu denersek deneyelim, varmak istediğimiz yerin aslında aynı kaldığını. Yani, zihin bulutumuzun içinde, gerçekte neler beklediğimizi hayattan, neler beklediğimizi başlayan her yeni günden... yani neyi hedeflediğimizi tüm yaptıklarımızın ardında gerçekten!

İnsan, hep aynı şeyi hedefliyorsa, hep aynı amaçla yola çıkıyorsa, değiştirdiği türlü yollardan nasıl farklı bir yere çıkmayı umut edebilir ki?

Hedeflerimiz düşüncelerimizin, inandıklarımızın bir ürünü ise, işe önce neye inandığımızı, düşünce sistemimizi, ısrarlarımızı sorgulayarak başlamamız değil midir ihtiyacımız olan..?

Yaşadığımız ilişkilerde örneğin, hep varmayı hedeflediğimiz -filmlerin, kitapların, ailelerimizin, dostlarımızın, toplumun olması gerektiğine inandırdığı- bir yer var; seyrettiğimiz bir tablodaki kusursuzluk, çerçeveleyip asmak, saklamak istediğimiz...

İlişkilerimizde yaşadıklarımıza baktığımızda, hayalimizdeki o tablodan uzak olduğunu fark ettiğimiz her an, ya daha çok fırça darbesi vurmaya başlıyor, ya atıp fırçayı bir kenara vazgeçiyoruz çabalamaktan. Unutuyoruz yaşamın da, ilişkilerimiz gibi fırçayı sımsıkı tutmakla ya da fırlatıp bir kenara atmakla değiştirilemeyeceğini. Unutuyoruz, neyin resmini yaparsak yapalım, attığımız her adımda olduğu gibi, önce kendimizin sağlıklı bir şekilde ve keyif alarak fırçaya dokunması gerektiğini. Hatta unutuyoruz en çok, aynı resmi paylaştıklarımızın da kendi fırça izlerinin olabileceğini, onları değiştirmeye çalışmakla kusursuz tabloya erişilemeyeceğini.

Kendi adıma, hayattan öğrendiğim çok önemli bir şey var; eğer kendimize, doğru hedefler belirlemek ve bu hedeflere götüren en doğru yollarda yol almak istiyorsak önce kendimizi şöyle dürüst bir şekilde tartıp, düşünce sistemimizi iyi analiz etmemiz gerekiyor. Doğru olduğuna inandığımız her şey salt doğru mu, dışına çıkamadığımız kalıplarımız var mı, vazgeçemediğimiz davranışlarımızın sebepleri sağlıklı mı ve hepsinden çok, yaşamı, kendimizi, insanları sevmemize engel teşkil ediyor mu? Sevmekten anladığımız şeylerin içerisinde bencilliklerimiz, kısıtlamalarımız, kıskançlıklarımız, korkularımız, zorlamalarımız var mı?

Bir sürü kulağa hoş gelen hedef belirleyebilir, fırçalarımızı bu hedefler uğruna bir tuvalin üzerinde gezdirip durabiliriz... Kendimize karşı dürüst olalım haydi. Kim belirlediği hedefe, yanına doğru malzemeyi, cesareti ve gücü almadan yola çıkarak ulaşabilir? Kim yanındakini kendi arzusu olmadan oraya ulaştırabilir ya da ulaşamadığında bir başkasını bundan sorumlu tutabilir ki?

Seçim daima bizim. Oturduğumuz yerden güneşi göremiyorsak eğer, adımlarımıza keyifli bir fırça darbesi kondurup, güneşin peşine düşebilir, üzerimizdeki, yüreğimizdeki tüm gölgeleri aydınlığa kavuşturabiliriz.

En güzel hedeflere, en keyifli yolculukları yapabilmemiz ümidiyle...

♦  ♦  ♦  ♦ 
 

Karanlıktan aydınlığa... (Ashua Haber – Temmuz 2009)

Hiç beklemediğim bir anda, bir ışık yandı odanın karanlığında. Küçük, beyaz, parlak bir ışık. Umut dolu, güçlü, tek başına koskocaman karanlığa başkaldırabilecek kadar cesur bir ışık...

Başlangıçta hiç korkutucu değildi. Bilakis yakışmıştım da kendimce karanlığa. Saklanmak, görünmemek için örtünmüştüm üzerime tereddütsüz.

Ne çıkar kendi varlığımı görmesem bundan sonra” derken tam, boğazıma dolanan parmakları yalnızlığın, acıtmaya başlamıştı artık canımı. Yine de çıkartmıyordum sesimi, alıştı diye karanlığa gözlerim. Siluetlerini seçebiliyordum tüm eşyaların. Oysa sadece renkleri değildi giderek hatırlayamadığım; hepsi siyahın tonlarında, hepsi belli belirsiz, iki boyutlu.

Koyu bir çizgiyle ayrılıyordu varlık ile yokluk ve ayırmak gittikçe imkansız bir hal alıyordu ikisini birbirinden. Farkı yoktu uyumakla uyanık olmanın. Yeni bir saatin bir öncekinden farkı yoktu. Unutuyordum zamanı, unutuyordum uyanık olduğumu aslında, dalarken boşluğuna uzun uzun hayatımın.

Sonra hiç kıpırdamadım bir süre. Sonra bir süre daha. Artık kıpırdamıyordum hiç...

Beklemediğim bir anda...

Bir ışık yandı odanın karanlığında...

O karanlık, boş dünyada, küçük, beyaz bir ışık...

Umut dolu, giderek güçlenen, cesur bir ışık; başkaldırıyordu odanın karanlığına...

 

Büyüdükçe aydınlık, eli yüzü açılıyordu çevresindeki objelerin. Siliniyordu siluetleri. Renklere bürünüyordu var olan her şey, belirginleşiyordu. Hiçbiri aynı değildi birbiriyle. Büyüklükleri, şekilleri, renkleri aynı değildi.

Büyüdükçe aydınlık, içine alıyordu beni de, karanlığını da düşüncelerimin. Ellerim vardı, kollarım, ayaklarım, gövdem vardı. Ben vardım. Saatin kaç olduğunu merak ettim ilk. Günlerden hangi günde olduğumu. Var olan her şeyi görmek, bilmek, dokunmak, tatmak istiyordum. Müthiş bir coşkuydu bedenimi saran.

Ilık bir duşa almak, güzel bir yemek yemek, neşeli şarkılar dinlemek istiyordum. Yaşamak istiyordum, daha önce istemediğim kadar. Yeniden başlamak gibiydi uyanmak aydınlığa.

Fırladım yerimden. Kucakladım önce kendimi, sonra irili ufaklı ne varsa odamda. Perdeleri açtım, güneş vardı dışarıda, içeri dolan güneşi kucakladım. Yaşamı kucakladım doya doya. Derin bir nefesle doldurdum tüm boşluklarını ciğerlerimin. Tüm boşlukları dolduran ışık gibi.

O ışık sendin...

Sonra sen ben oldun...

Sen, ben, biz olduk...

Biz ışık olduk...

Işığını yakan herkes biz oldu...

Biz büyüdü, büyüdü, kocaman bir aşk oldu...

Biz aşk olduk...

Işığa aşık olduk...

♦  ♦  ♦  ♦
 

Değişimlerin en güzeli (Ashua Haber – Haziran 2009)

Sahiplenmeye gelmez aşk.

Biçimlendirilemez.

İsimlendirilemez.

Ötelenemez ve aceleye getirilemez. Zamanı dahi yoktur aşkın, ne de ince ince tutulan hesapları.

Müzik çalmaya başladı mı dans eder aşk, bir kıvılcımla alevlenir, döner gelişigüzel eksenlerde, başını döndürür insanın.

Yeşille yeşillenir, kırmızıyla kırmızılanır... değişkendir. Tahmin edilemez. Ezberlenmiş sözlere kulak asmaz. Kendi doğaçlamaları vardır. Bir piyanonun eşliğinde göz göze düetleri sever mesela. Bir de keyifle kaldırılırken kadehler, kontrolsüz gülüşleri.

Gücünü iki’den alır, kendini cesaretle açabilen yüreklerin vuruşlarından bir de. Sınırları, sen’leri, ben’leri yoktur. Yeri yoktur geçmişin izlerine, korkulara, üçüncü kişilerin gölgelerine. Yeri yoktur karanlığına düşüncelerin.

Yumuşacık dokunuşları vardır aşkın, kimseleri ürkütmeyen ve incitmeyen, kıvrımlarını birbirine kenetlenen iki elin. Sürükleyebilir peşinden bir ulusu gecenin bir yarısı öte yandan, ihtilaller yazar kitaplara isterse sahip olduğu güçle.

Verilmiş tüm vaatleri bir kalemde silebilir aşk; bir sabah güneşin doğuşuna dönerse biri yüzünü, diğeri sırtını, daima beraber olacağını söylese de bedenler.

Su gibi akmayı sever aşk; takılmaz hiçbir engele. Yolunu her zaman bulur, içinde tortusu yoksa ve kendi tortusu, içinde birikmezse eğer.

Şeffaf ve göz kamaştıran bir büyüsü vardır aşkın, bakınca içini gösteren, dürüst ve açık sözlü. Karşılıklı oynanan bir oyun değildir... hamleleri her zaman geri teper.

Aşk coşkudur...

Aşk şölendir...

Aşk rengarenktir...

Aşk nefestir...

Aşk yaşamdır...

Aşk düşünmek değildir... karmaşık hiç değil.

 

Aşk hissettiğindir.

Ve aşk, eğer istersen, değişimlerin en güzelidir.

AŞK... ALIR SEN’İ, DÖNÜŞTÜRÜR ÖZÜNDEKİ ASIL GÜZELLİĞE... AÇABİLİRSEN YÜREĞİNİ CESARETLE...

♦  ♦  ♦  ♦
 

Silinsin istediklerin... (Ashua Haber – Mayıs 2009)

 

Avucunda tuttuğun kağıt parçasının üzerinde yazılıdır özgeçmişi kalbinin...

 

Öyle, bir iki damla gözyaşı değil

Beklenmedik bir anda, şiddetli bir şimşek çakar beyninde

Sel olur boşalırsın, yıkar devirir önüne çıkan ne varsa sözcüklerin...

 

Ne zaman ki duymaya başlarsın içindeki sessizliği

Bırakır öfken yel değirmenlerine bilenmeyi

Bırakmak istersin geride, yaşamına kazındığını sandığın tüm izleri.

 

En nihayetinde, bir kağıt parçasındadır gözünde büyüttüklerin

Avucuna dolan suda boğuluverir cümlesi
Dayanamaz daha fazla, silinir en koyusu bile kederlerin.

♦  ♦  ♦  ♦
 

Gökyüzünden düşen su damlası... (Ashua Haber – Nisan 2009)

Gökyüzünden düşen su damlası,

Su formunda ömrü camda ayrı, ağaçta ayrı, nehirde ayrı.

Cama tutunur, kayar yavaş yavaş, güneş açar, izi kalır...

Dala konar, emilir yavaş yavaş, besin olur, tadı kalır...

Suya karışır, bütünleşir, çoğalır, can olur, nehir olur adı.
 

Müdürsem, güzelsem, aşıksam, zenginsem,

Hızlıysam, güçlüysem, zekiysem, gizemliysem...

Her şeyin en iyisini alıyor,

İnsanları peşimde koşturuyor,

Bir dediğimi iki ettirmiyor,

Sürekli sınırları zorluyor,

Herkesin merak konusu oluyorsam;

Gözler üzerimde, ben özel biriyim demektir.

 

Anaysam, babaysam, kardeşsem, evlatsam,

İlksem, sonsam, erkeksem, kadınsam...

Hep ben kararları veriyor,

Herkesten daha iyisini biliyor,

Hep daha fazlasını istiyor,

Dövüyor, sövüyor, ilgi istiyor,

Başkaları üzerinde hak iddia ediyorsam;

Ben seçilmiş, onaylanmış, kutsal bir insanım demektir.

 

Bursalıysam, Karşıyakalıysam, Adanalıysam,

Çerkezsem, Lazsam, Anadoluluysam...

Havam başka, suyum başka diyor,

Benden olan, senden olan diye ayırıyor,

Başkalıkları üstünlük, eksiklik sayıyor,

İlle de yuvam diye tutturuyor,

Uzak illerde kendimi yaban hissediyorsam;

Ayrıcalıklı dünyaya gelmiş, kayırılmışım demektir.

 

Varsam...

Yoksam...

Kim olduğumu unutmuşsam...

Sahip olduklarımın ellerimden uçup gitmesine engel olamıyorsam...

Hala neye tutunduğumu,

Kime, niye dayandığımı,

Ne ile var olmaya çalıştığımı,

Neyin ısrarla parçası olmaya direttiğimi görmüyorsam;

Zaten hiç olmadım, ‘ben’ olamadım, ‘biz’ olamadım demektir.

 

Bir kartvizit gibi yaşamayı seçmek...

İnsanları sınıflandırmak, kendini de bir sınıfa koyarak mesafeler yaratmak...

Birilerinden daha üstünken, başka birilerinin hep yandaşı olmaya çalışmak...

 

İlle de savaşlar, afetler mi olmalı kaldırmak için başkalıkları?

Sevgiyle paylaşmak dururken dünyayı, toprağı, havayı,

Bırakıp sonradan üzerimize geçirmeye çalıştığımız kılıfları,

Unutup bilmediğimiz bir yerde tek başına hayatta kalma savaşını,

Sadece bir su damlası olup, sulara karışmalı;

Ancak o zaman çok olur, güçleniriz,

Ancak o zaman ömrü uzar insan olmanın...

♦  ♦  ♦ ♦

Aynalar (Ashua Haber – Nisan 2009)   

Aynalar…

Her yanımda aynalar var…

Birinde güller açıyor yüzümde,

Birinde döküyor yapraklarını sonbahar.

Tanımadığım bir yabancı gibi dikiliyor karşımda siluetim bir diğerinde,

Ötekinde ise, neden bilmem, coşkuyla, özlemle sarılmak, kucaklamak istediğim bir ben var.

 

Aynalar…

Kiminde bir kadın, kiminde bir erkek,

Eşim, dostum, komşum, patronum,

Hatta sürücüsü yandaki arabanın, kasiyeri marketin,

Tanıdığım, tanımadığım, içim gülerken bana gülen, korkarken korkutan,

Yargılarken yargılayan, kararmışken kararan,

Sanki zihnimi, niyetimi, yüreğimi okuyan insanlar var.

 

Aynalar…

Kendimi en uzak hissettiğim anda bile,

Girerek içine beklenmedik bir kostümün, yanı başımda beliriyorlar.

Bir an çaresizim, bir an kabına sığmayan,

Neysem, onu oynuyorlar.

 

Aynalar…

Ete kemiğe bürünüyor, dokunuyor, konuşuyorlar

Ama sanki içimi görüyor, konuşmadan beni duyuyor, yüreğim ne derse yapıyorlar.

Yalnızca tek gerçeklikle yaşıyor,

Gerçek çözümse aradığım, çözüm sunuyor,

Çıkmaz yollarsa seçimim, beni karıştırıyor, kaynatıyor, düğümler atıyorlar.

 

Aynalar…

Aynalar…

Aynalar…

Kendimi kandırmaktan vazgeçtiğimde,

Bulduğumda gereken cesareti yüzleşmeye,

Hele ki anladığımda var olan her şeyin bir olduğunu özde,

Nefesimin ucundaki her yaşamda kocaman bir ayna,

Her aynada tüm gerçekliğimle ben var.

 

Aynalar…

Gülünce gülüyor,

Sevince seviyorlar…

Bana kendimi ne de güzel gösteriyorlar.

♦  ♦  ♦  ♦

Yokluk 2 – (Ashua Haber – Mart 2008)

Var olanı yok saymak...

Doluya hep biraz daha koymak, ama hiç dolduğunu hissetmemek...

Varlığın bir gün gelip, bitebileceğini hiç düşünmemek...

İlk kez yokluğu yaşamak, hiçbir şeyle yerini dolduramamak...

Yoklukların boşluklarını olur olmaz her şeyle doldurmak ve asıl ihtiyaç duyulana yer bırakmamak...

Mutsuz olmak...

Yok olmak istemek...

Bağımlısı oluyoruz sahip olduklarımızın. Sonra da kaybettiğimizde toparlanıp, bir türlü ayağa kalkamıyoruz.

Yahut sahip olduklarımızla yetinmeyip, hep daha fazlasının ardından koşuyor, ulaşamadıkça öfkeleniyoruz... kendimize, insanlara ve en çok da hayata.

Elimizden düşürmediklerimize neden bu kadar sıkı sıkıya tutunduğumuzu hiç düşündünüz mü?

Sahip olduğumuz her şeyi sürekli değiştirip, yenilemenin neden bizim için bu kadar önemli olduğunu...

Alışkanlıklarımızı neden bir türlü bırakamadığımızı...

Mutsuz olduğumuzda alış verişe çıkmanın bize neden böylesine iyi geldiğini...

Sarsıcı ve derin üzüntü veren olayların ardından neden kendimize, görüntümüze olağanın üstünde önem verdiğimizi hiç sordunuz mu kendinize..?

Gidenin veya eksilenin veya acı verenin yokluğunda, neden bir konuya, bir uğraşa haddinden fazla saplanıp kaldığımızı merak ettiniz mi hiç?

Bir şeylerin boşluğunun verdiği eksiklik duygusu belki bu durmaksızın doldurma çabası.

Bir yokluğun üzerini örterek görmezden gelebilme gayreti belki de yapılan bunca değişiklik yaşamlarımızda.

Öyle bir boşluk ki, değil yokluğuna katlanmaya, bunu itiraf edebilmeye bile yok hiçbirimizin kuvveti.

Öyle bir eksiklik ki avunmuyoruz yerine koyduklarımızın varlığıyla, dürüst olmak gerekirse.

Nedir gerçekte hep aradığımız? Nedir adını koymadan peşine düşüp, taklitleriyle kendimizi oyaladığımız? Nedir boşluğunu doldurmaya çalıştığımız?

Dışarıda aramaktan bıkmayıp, kendi içimize bakmayı bir türlü akıl edemediğimiz...

İnsan hiç bilmediği, hiç tatmadığı bir şeyin yokluğunu nasıl bilebilir ki?

Bilebilir mi?

Bile bile aslolanı inkar edip yerini başka şeylerle doldurmaya devam edebilir mi..?

♦  ♦  ♦  ♦
 

Yüzleşme (Ashua Haber – Şubat 2009)

Paranız çalındığında,
Sınavı kaybettiğinizde,
En yakın arkadaşınız sizi yüzüstü bıraktığında,
Hala unutamadığınız eski sevgilinizle yeniden karşılaştığınızda,
Masum gibi görünen bir yalan, başınıza bin türlü dert açtığında,
Herkesin önünde komik bir duruma düştüğünüzde…

Ne yaparsınız?

Yalnız kalabileceğiniz bir yer bulup dakikalarca ağlar mısınız?
Koşarak uzaklaşır mısınız oradan?
Sessizce içinize mi kapanırsınız yoksa?
Kim bilir, teselli bulacak bir çift kol ararsınız kendinize?

Ya sonra..?

Böyle zamanlara sizin için iyi niyetle ya da değil mutlaka birileri olur; yorum yapmak, akıl vermek, çözüm bulmak için. Size yakında her şeyin çok daha iyi olacağını söylerler. Her şeyin geçeceğini… Siz de onaylarsınız hemen. ‘İşte duymak istediklerim’ dersiniz içten içe.

Duyduklarınız içinizi rahatlatır bir süreliğine.

Oysa beklemekle ya da zamanla değişecek gibi değildir sorun her neyse… ya da umduğunuz gibi bir anda, bir sabah uyandığınızda yeniden başlamaz hayat.

Yarınlara umutlar yüklenir. Daha önce yüklediklerimizi de sayarsak, haddinden fazla yüklenmişizdir yarınlara. Sonuçta yarınların da yapabilecekleri bir yere kadar…

Belki de artık başka bir yol denemenin vakti gelmiştir. O hep ertelediğimiz, yüzleşmemiz gerekenlerin vakti. En çok da neyi, neden yaşadığımızın cevaplarını bilen kendimizle yüzleşmemizin vakti…

♦  ♦  ♦  ♦

Soruyorum (Ashua Haber – Ocak 2009)

Kendini çözmeye başladığında, insanları da anlamaya başlıyorsun yavaş yavaş…

Görüyorsun ki kolay lokma değilsin sen de..!

Üç sene önceki haline bile ne kadar uzak olduğunu ve belki de kendine ilk defa bu kadar yakın olduğunu hissediyorsun.

Güçlü olduğunu söylediğinde… tam olarak neyi kastediyorsun?

Soruyorum…

Gücün yalanlarını kabullenebilecek kadar mı? Hatalarını affedebilecek, başkalarının da haklı olabileceğini görebilecek kadar mı? Yoksa dişini geçirebildiğini ezecek, seni sevene acı çektirebilecek kadar mı?

Mutlu olduğunu düşündüğünde, seni mutlu eden ya da üzgün olduğunu düşündüğünde seni üzen şeyin gerçek bir anlamı var mı?

Sözlerin, sanki daha çok yüzünü sakladığında etkili… öfkeli olduğunda ya da canın acıdığında mesela.

Başkalarını bir kenara koy şimdilik; kendine karşı ne kadar dürüst olabiliyorsun? Olmak istediğin insan mısın, yoksa olmayı istediğin kadar mı?

Biraz dur ve düşün…

Bak kendine şöyle boydan boya; zannettiğin kadar yalın ve açık mısın..?

♦  ♦  ♦  ♦
 

Nefes (Ashua Haber – Aralık 2008)

İzin vermek... Bu muydu beklediğim? Birilerinin bana izin vermesi. Birilerinin bana aşkı özgürce, sınırsızca yaşayabilmem için izin vermesini bekliyordum belki de. Bu yüzden sıkışıyor olmalıydı kalbim, geceleri evin sessizliğini, yalnızlığımı dinlerken.

Görünmeyen duvarların arasında hiçbir şey hissedememek... Tüm yaşam belirtilerimi birer birer yitirmek üzere bırakılmıştım sanki buraya. İçeriden bakıldığında, dışarıdaki tüm renkler soluk, seslerse silikti. Güneşin varlığı ve yokluğu arasındaki zaman dilimlerinde hiçbir şey aynı kalmıyor, bense bir heykel gibi kımıldamadan, öylece duruyor, aynı anlamsızlığa tekrar tekrar uyanıp uyukluyordum adeta.

Bugüne kadar ne yaşadım ya da yaşayamadıysam ilişkilerde, anlatıldığı gibiydi aynen. Kadın ve erkek için, aşk için yazılmış kurallar vardı. Eğriler, doğrular, acı, tatlı anlar... her şey şarkılarda, filmlerde anlatıldığı gibiydi. Ve ben sıkılmıştım artık bu bildik tekrarlardan, olacakları önceden fısıldayıp yönlendiren suflörlerden.

Azalıyor, siliniyordum hayatımdan, hatta bedenimden.

Uzak kalmaktı tek isteğim. Uzak kalmak... Söylenenlerden, romantizmden, geçmişin ve aşk diye bilinenin izlerinden uzak olmak.

Doldurup ciğerlerimi, tuttum nefesimi, gözlerim kapalı başladım saymaya yüzden geriye. Her azalan sayıda bir karesini daha sildim yaşadıklarımın. Ne varsa hatırlamak istemediğim hiç biri eksilmedi. Her karede silinen bendim.

Bu görünmeyen duvarların arasında, bu cansız bedende, aşk maskelerinin ardındaki sahte yüzlerden koruyabilmek ümidiyle yok ediyordum kendimi bile bile, suçu tereddütsüz atarak başkalarının üzerine. Geçmişin hatalarını tekrarlamak korkusuyla, daha büyük bir hata yapıyordum böylelikle.

Kimsenin iznine gerek olabilir miydi gerçek bir aşk tadabilmekten bahsediliyorken. Yalnızca bendim kendine izin vermesi gereken. Bir nehrin sularının, kendine akacak bir yol bulması gibi, kendi yolumu açmam gerekiyordu önce... bırakıp tortularını zamanın geride, iade edip aşk adına söylenen ne varsa söyleyenlere.

Bir adım yeter bana... bir nefes... bir ışık... yeniden uyanıp, bir daha sevebilmeye. Bu kez sadece içimden gelen sesle...

♦  ♦  ♦  ♦
 

Bir bahane gibi... (Ashua Haber – Ekim 2008)

Farkına varmaz bazen insan yaşadığının, yaşadıklarının…

Bir yararı, bir zararı yoksa, bir nedeni, bir geri sayımı yoksa, zamanın da farkına varmaz…

Geçen zaman, hatalar, kırılıp dökülenler, kaçırılan fırsatlar, bedeninde açılan yaralara, sıyrıklara, kesiklere, çoktan kuruyup kabuk bağlamış yerlerine benzer insanın. Aynada gözüne çarpan, rastgele eline, parmak ucuna takılan cinsten, ufak tefek yaralar. Nasıl, nerede, ne zaman olduğunu bile fark etmediği yaralar…

Bacağında bir morluk… Kolunda bir kabuk… Dudağında bir çizik…

Üzerinde durmadığı ayrıntılar, dikkatini başka şeylere dağıtan anlar, koşuşturmalar, alelacele bir yerlere, bir şeylere yetişme kaygıları, korkuları, kandırmacalar, sarhoşluklar, umursamadıkları ya da bile bile gözden kaçırdıklarından hatıradır insana, farkına varmadan olup bitenler, geri getiremedikleri, dönüp de düzeltmek istedikleri…

Ne kadar dikkatini verse de yaşamına, aradan sıyrılıp mutlaka kaçar bir şeyler cesareti yoksa gerçekliğiyle yaşamaya, yüzleşmeye her anının içinde bulunduğu.

Ve insan hep zamanın öteki yanından, az ötesinden ya da berisinden yetişmeye ya da uzaklaşmaya çalışır kendine. Kalan kalmıştır, giden gitmiş, kırılan kırılmış, olan bitmiştir… bir bahane gibi.

Söylentiler çarpıp duruyor kulaklarıma… Asılsız bir aşkmış ardımda kalanlar. İzlerini sürdüm bir kibrit çakıp karanlık anlara.

Adanmak yalan, özlemek yalan, korkmak yalan, kavuşmak yalan, öpüşler yalan, bakışlar yalan… Yalan yazılanlar, mürekkep yalan. Aklımı kaçırıyorum gördüğüm sanrılardan. Sabun köpükleri içinde uçuşuyor adı aşk konmuş tüm yaşananlar; dokundukça gerçeğin gözleri, hepsi birer birer patlayıp dökülüyorlar kucağıma damla damla. Yalan sevgililerden, yalan yıllardan şimdi geriye kalan, kucağımda biriken bu tuzlu, bu bulanık, bu yalnız, bu soğuk ıslaklıklar.

Ne bir merdiven dayalı, ne ucunda bir ip asılı… Yüreğim mahkum bir kulede; özgürlüğe, gerçekle yüzleşmeye cesaretim hiç olmadı.

♦  ♦  ♦  ♦

 

Her adımda ve sonsuza kadar... (Ashua Haber – Ekim 2008)

İçeri girer girmez dikkatini çekiyordu bütün bakışların. Satenli, ipekli, tüllü, dantelli kıyafetlere bürünmüş kadınların arasında en göz alıcı olanıydı hiç şüphesiz.

 

Zarif ve tomurcuğundan yeni çıkmış bir gülün yumuşacık, pembe taçlarını andıran kulak memelerinden damlamaya hazırlanan şerbet gibiydi inci küpeleri. Çağlayanların dökülmeye başladığı yerdi, boynunun tüm gizlerini açığa çıkartacak şekilde yukarıya doğru toplanmış saçlarının kıvrımları.

 

Büyük bir satranç tahtasına benzeyen zemininde ahenkle salınan adımların coşkusu, tavandan sarkan kristal avizelerin taşlarından yansıyan sihirli ışıklar ve bir grup yaylının arşelerinde nefes bulan o büyülü müzikle buluşuyor, dolduruyordu görkemli balo salonunu sarayın.

 

Heyecanlıydı genç adam. Bu özel geceyi bekliyordu haftalardır. Siyah smokini ve hafif ıslak, geriye doğru taranmış saçlarıyla o da kendini yakışıklı bulmuştu aynaya baktığında hazırlanırken. Dışarıdan bakıldığında anıt gibiydi duruşu, oysa smokininin ardında titriyordu her bir hücresi.

 

Heyecanlıydı, hem de çok. Sağ yanında, koluna girmiş ve cennetin tüm güzelliklerini teninde taşıyan bu eşsiz kadınla göz göze geldiği anlarda anlıyordu ancak soluk alıp vermeyi unuttuğunu.

 

Unutulmaz valslerden biri daha başlamıştı işte. Müziğin ilk birkaç notasının, kalabalığın arasından hızla sıyrılıp, genç kadının incecik belini saran bembeyaz kuşağın yörüngesinde bir tur dolaştıktan sonra eteklerinin arasında kaybolduğuna yemin edebilirdi.

 

Şiir gibiydi müzik ve bir kadının bedenine ancak bu kadar yakışabilirdi.

 

Onlar için çalıyorlardı bu kez. Ellerini birleştirdiler... Yıllar önce küçük bir topluluğun önünde ilk paylaştıkları dansa başlamadan önce yaptıkları gibi, güvenle ve büyük bir aşkla.

 

Adamın eli kadının beline kondu usulca... “Ben seni seçtim, seninle olmayı her adımında ve sonuna kadar” der gibi.

 

Kadının eli adamın omzundan aşağıya doğru bıraktı kendini bir kuğu saflığında... “Ben seni seçtim, seninle olmayı her adımında ve sonuna kadar” der gibi.

 

Görmeseler de birbirlerinin gözlerinden arta kalanını, hissettiler müziği yürek atışlarında ve birlikte attılar adımlarını uyumla, uçarak sanki, dönerek kalabalığın ortasında.

 

Danslarının sonunda hayranlıkla bakıyorlardı birbirlerine dostlarının alkışları arasında. Ve kaldırdılar kadehlerini selamlayarak bu muhteşem anı paylaşan sevinç dolu gözlerin sahiplerini.

 

Sarıldılar birbirlerine tazelerlerken sözlerini, tazelerlerken aşklarını birlikteliklerinin onuncu yılında... mutluluklarının bu dansa benzediğini bilmenin tadıyla, uyumla, güvenle, aşkla ve coşkuyla.

Ben seni seçtim, seninle olmayı her adımında ve sonuna kadar...

♦  ♦  ♦  ♦

Sen Temmuz Ol, Ben Ağustos Yar... (Ashua Dergisi – Ağustos 2008)

Kavrulmuş badem rengi tenimizde sıcak yaz günlerinin izi, parmak uçlarımızda kumsaldan taşıdığımız kum taneleri var... unutalım doğarken koydukları isimlerimizi, bu aşkla ikimiz de yeniden dünyaya geldik, sen Temmuz ol, ben Ağustos yar.

Kurumuş çoktan Ege’nin mavisi yüzlerimizde, gözlerimizde yangın bir sevdanın ışıltıları, alnımızda denizden çaldığımız tuzun beyazlığı var... unutalım bir an için nereden geldiğimizi bu kıyılara, sen çakıl taşlarını okşayan dalgacıklar ol, ben küçük midye kabukları yar.

Güneş dokunmuş her yanımıza, dokunmuş zeytin ağaçlarına, sarı saçlarına ayçiçeklerinin bütün gün, batısını boyarken kırmızıya ada sahillerinin, bir elimde elin, diğer ellerimizde büyülü bir akşamı selamlayan kadehlerimiz var... unutalım sarhoş ruhlarımıza giydiğimiz bedenlerimizi, sen buzlu kahve likörünün ilk yudumu ol, ben kadehteki dudak izi yar.

Bir yol çıkmış önümüze, kuş uçmaz, kervan geçmez, sorsan kimseler bilmez, göze almayan girmez, daracık, eğri büğrü, taş toprak bir yol, aşkın gözü kara, serde fark etmez birlikte olduktan sonra, ucu hep aynı yere çıkar keşiflerinin sevdalıların, yanımızda üç beş parça eşya, aklımızda o cennet köşenin hayali var... ne fark eder kaybetsek yolumuzu, sen denizcilerin feneri ol, ben çoban yıldızı yar.

Kokuları karışmış yüzlerce yaşamın, tarih yazılı duvarlarıyla bağrına basmış bizi kuleli bir konak, adını unutmuş eski Rum evlerinin arasından uzanan dar sokaklarla kuşanmış yıkık dökük bir kilisenin anılarına dokunan yüreklerimizde oralarda yaşanmış gizli destanların atışları var... yeniden yazılsın, mutlu sonla bitsin tüm kırık aşk hikayeleri, sen Eleni ol, ben Giritli Mustafa yar.

Tatlı bir rüzgarı almışız sırtımıza, seyrediyoruz sarmaş dolaş bir tepenin üzerinden uzaklardan geçen bembeyaz gemileri, uçuşan kelebekleri, bulutların türlü biçimlerinde seyrediyoruz karşılaştığımız andan bugüne bir şiir gibi uzayıp giden doyumsuz günlerimizi, kulağımızda martıların, kumruların, cırcır böceklerinin bitmeyen ezgileri var... hiç bilmesek de olur ötesini, paylaştığımız şu benzersiz dinginlikte, sen en değerli söz ol, ben yazayım yar.

Düşünüyorum ne de güzel düşmüş ay ışığı omuzlarına gece karası bukleler, kıskanıp uzanmış boylu boyunca yanında ay ışığından yakamozlar simsiyah sularına Ege’nin, şimdi şurada oturup kitaplar dolusu seni anlatasım var... sen deniz ol, sen kelebek ol, sen sümbül ol, sen zeytin ol, sen bir ömür yanımda ol, ben seni seyredeyim, seni koklayayım, seni tadayım, seni seveyim yar.

Kavrulmuş badem rengi tenimizde sıcak yaz günlerinin izi, parmak uçlarımızda kumsaldan taşıdığımız kum taneleri var... unutalım doğarken koydukları isimlerimizi, bu aşkla ikimiz de yeniden dünyaya geldik, her yaz tazelendik, sen Temmuz ol, ben Ağustos yar.

♦  ♦  ♦  ♦

Dokur gibi ipekten bir kaftanı… (Ashua Dergisi - Haziran 2008)

Birinin eli büyük, diğerinin saçı uzun; giydikleri gömleğin çıplaklığa açılan ilik sayıları kadar küçük farkları… kararları birlikte, adımları birlikte, kederleri birlikte, güldükleri birlikte.

Güneşin portakal kabuğundan, ayın pamuk tarlalarından, toprağın el değmemiş hikayelerinden kopup gelseler de biliyorlardı, kaybolurdu can alıcı renkleri odaklarının, bir gün olur da taşıyamazsa aşklarını aralarındaki köprünün halatları.

Birinin eli büyük, diğerinin saçı uzun; giydikleri gömleğin çıplaklığa açılan ilik sayıları kadar küçük farkları… kararları birlikte, adımları birlikte, kederleri birlikte, güldükleri birlikte.

Önemli değil kimin kurduğu saatleri ya da kimin pişirdiği sahanda yumurtayı… ama önemli hep aynı kişiyse eğer yakan ışıkları.

Aynı ibriğin suyuyla yıkanabilir bedenler, hatta aynı bardakla buluşabilir dudakları susturabilmek için içerideki yangını… ama dokularındaki farkı anlar gibi bir gül ile bir kasımpatının, anlamalı herkes, başka başka güzellikleri var ikisinin de sevdalıların.

Üzerini örten yeşiller, dallar, mor salkımlar bir çardağın nasıl kenetlendiğinde birbirine geçirmezler aralarından güneşin yakıcı sıcaklığını, öyle geçirmez iki sevgili kenetlenirse eğer yürekten birbirine aralarından başka sözleri, başka gözleri, içlerine sızan başka beklentileri.

Habercisi olamaz dışarıda uğuldayan rüzgarın sesi hiçbir yıkımın… ama bilirler vazgeçerlerse birlikte tutmaktan çatılarının altındaki dayanağı, rüzgar esmeden yaşarlar en büyük yıkımları.

Dokur gibi ipekten bir kaftanı, dokur ilmek ilmek erkekle kadın aşklarını… her ilmekte biraz daha keşfederek ufak sırlarını, ağız tatlarını, değişmez ayrıntılarını, ufka bakışlarını, tensel hazlarını, yastık altı anılarını.

Bir ortak geçmiş yaratarak, sayfa sayfa aynı kitapta yazılarak, iki sağlam karakterden, iki yaşama değerli bir aşk katarlar; birlikte yakarlarsa ışıkları, taşırsa aşklarını aralarındaki köprünün halatları, kenetlenip geçirmezlerse yüreklerinden içeri başkalarını, vazgeçmezlerse birlikte tutmaktan çatılarının altındaki dayanağı, dokurlarsa ilmek ilmek o ipekten kaftanı, paylaşırlarsa kederleri, gülmeleri, kararları, adımları…

Güneşin portakal kabuğundan, ayın pamuk tarlalarından, toprağın el değmemiş hikayelerinden kopup gelseler de nihayetinde değişmeyen bir gerçekti dünya üzerinde birer insan olmaları.

Ya hayat yanlış seçimleriyle ziyan ettikleri bir fırsat olacaktı

Ya da onlar, herkese imkansız görünen aşk masalını gerçek kılacak, tutkuyla sarılacak, paylaştıkça nefes almanın doyumsuzluğuna kanat çırpacaklardı.

♦  ♦  ♦  ♦

 

Cemre düştü aşkın topraklarına… (Ashua Dergisi – Mayıs 2008)

Bir olur mu bedenler, yüreği hapseden çoğul düşünceler geziniyorken aralarında ve sabahında ayılıp hiçbir şey olmamış gibi koşarak uzaklaşıyor ya da örtmeye çalışıyorsa üzerini bir pişmanlığın daha, eğreti bir aceleyle… Nasıl sen olursun derinin altından uzanan sen değilsen… Nasıl aşktan bahsedilebilir, kokusunu içine çekmeden yüzünü sürdüğün sevgilin değilse…

Sıra sıra cümleler düştü yüreğine, fıldır fıldır hortumlar, gürültülü şimşekler düştü. Bir yağmur bastırdı, silip süpürdü sel olup ne varsa düşüncelerinden, gözlerinden, ellerinden, ne varsa bedeninden.

Ovuşturdu gözlerini genç adam ve bir daha baktı kadının çarpıcı güzelliğine. Daha önce defalarca bakmıştı halbuki. Değişen neydi? Tan vakti kıpırtısız duran taze çimenler gibi donakaldı karşısında. Unuttu zamanı, unuttu bildiğini sandığı her şeyi.

Dokunsa bozulacak bir hayal gibiydi. Uzattı elini ve okşadı usulca kadının ipeksi yüzünün alnından başlayıp çenesine doğru akan sadeliğini. İçinde bir şeyler titredi. Parmak uçlarından içeri tutkulu bir yaşam sevinci, varlığını titreten bir şeyler doluyordu sanki. Kadın yeni açan bir çiçek gibi gülümsedi.

Sokuldular birbirlerine, coşkuyla filizlenen, yan yana büyüyen sarmaşıklar gibi. Sokuldular, yeni ülkelerin keşfine yelken açan denizcilerinkine benzer bir heyecanla.

Ruhun bedenden, yüreğin mantıktan özgür kaldığı anda düştü cemre aşkın topraklarına. Patladı tomurcukları sevdaların birer birer. Durdurulamaz, önlemez bir hevesle açılıverdi yüreğin ezelden beridir gizledikleri.

Adamla kadın birbirlerini kucakladılar, hem özgürlüğü, hem teslimiyeti, hem kendilerine açılan yeni bir dünyanın doyumsuz bahçelerini kucakladılar. Bir olmuştu bedenleri.

Sırtındaki fermuarı açar gibi bahar bulutların, soyundular sessizce çıkartıp hala aralarına mesafe koyan kılıfları. Kadının dolunay beyazı omuzlarına döküldü parlak saçları.

Göğün karasını deler gibi saçılan ışınlarından güneşin, denizler, göller, okyanuslar kamaştı… tenleri kamaştı adamla kadının. Bir kuş olup asılı kaldılar dakikalarca havada, doldurup kanatlarını rüzgarla. Asılı kaldı zaman unuttukları yerde...

Sonra bütün çiçekler dizildi ağaçların dallarına pembe beyaz. Yeşilin her tonundan yeni ilhamlar kattı şiirlerine hayalperest şairler. Patladı tomurcukları sevdaların birer birer.

Bir uzun nefes bırakıp arkalarında, yürüdüler kadınla adam aşkın topraklarında yalınayak, elele. Kutladılar kimseye haber vermeden yeniden buldukları kaybolmuş sevişlerini. Yanıtlanmamış o soruyu çoktan unutmuşlardı; “Değişen neydi?”. Ne beden, ne de gözleri...

Değişen, ruhun bedenden, yüreğin mantıktan özgür kaldığı anda aşkın topraklarına düşürdükleri cemreydi.
 

♦  ♦  ♦  ♦
 

Bir tek sözün ile (Ashua Dergisi – Mart 2008)

Bırakmandan çok korktum…

Beni bırakıp gitmenden ölesiye korktum…

Karanlıktaki boşluk, gök gürültüsündeki hiddet, kapalı kapılar ardındaki çaresizlik gibi korktum.

Yıkılıverdi duruşum. Bedenimin içinde yok olmuştum. Gittikçe daralan bir çemberin içinde, dikenleri kendine batan bir kaktüsten farksız, geriye doğru sayıyordum tüm hatalarımı.

Kendimi suçlarken, karıştırıyordum ikimizi… ben sen oluyordum, sen ben. Yerlerini değiştirince kelimelerin, anlamları değişen cümleler gibiydik zihnimdeki sahnede. Ortada bir sandalye, bir seni alıyordum karşıma, bir ben geçiyordum sanık koltuğuna.

Karmakarışıktı zihnim. Şekil değiştiren hayaletler gibiydim; bir an için ortada bırakılmış bir zavallı, bir an için varını yoğunu kendi ettikleriyle kaybetmiş bir ahmak, sonra birden özünü reddetmiş bir isyankar, daha sonra ise bakışlarında yardım dilenen bir dilsiz.

Korktum ölesiye. Bir korku ki özenle saklamışım ardımda, sakınarak herkesten, göstermeden kendime bile. Bir tek sözünle sen, muhtemelen bu kadarını hiç beklemeden, çıkarıverdin, olanca densizliğiyle ve şiddetiyle ardımda büyüttüğüm kabusu saklandığı yerden.

Neydi hücrelerimi yerinden böylesine oynatan? Bir depremle nasıl dönüşüvermişti, aşkın arasına sıkıştırdıklarımın gösterişli kafiyeleri bir yıkıntıya?

Hiç bitmeyecek bir aşkla severken ben ve sen gözümde, her geçen gün biraz daha ilahlaşırken, sana, sevebileceğin, yaşamı paylaşabileceğin bir yürek yerine, ayaklarındaki zincirleri ilişkisine dolamaya kalkan, başarısızlıklarıyla seni de yanına çekmeye çalışan, kendi sorumluluğunu taşıyamadığında sana taşıtmaya çalışan ve seni kendiyle karıştıran bir yük vermeye başlamışım kadınım. Bağışla…

“Gidiyorum” dememiştin ya da “bir gün çıkacağım hayatından”. Kızgındın sadece. Hiç bitmeyecek bir aşkla severken sen, görmek beni böyle sorumsuz ve ayaklarımda bana yakışmayan prangalarla, acıtmıştı içini. Yüreğimin yanında, çiçekler koyuyordum satırlarca bir zamanlar ellerine. Oysa şimdi sayfalarca yük sıkıştırıyorum arasına ellerinin çiçekler yerine. Hiç dile getirmedin belki kendiliğimden anlarım diye, ama acıtmıştı işte içini farkında olmadan bir kez daha bize zarar vermiş olmam.

Korktum, çünkü alıp götürecektin belki de bir gün dayandığım aşkı kendinle birlikte. Evet, aşka dayandım. Sana dayandım. Kendi ayaklarımın üzerinde duramadığım, yapabileceklerim yapamadıklarımla sınırlıymış gibi, başaramayacağımı sandığım için, yaşamıma sahip çıkamadığım için korktum beni yalnız bırakacaksın diye. Aşk değil ki bu. Kendini, yaşamını inkar etmek, bir sevgili yerine bir taşıyıcı gibi görmek karşındakini. Kimin hakkı olabilir kendini bir başkasına yük etmeye. Kimin hakkı olabilir, kendi yaşamını bir başkasının ellerine teslim etmeye.

Her zaman, her ihtimal olabilir insanın yaşamında ve herkes seçer hangi ihtimallere çevireceğini yüzünü… kimi iyi olanları, kimi kötü olanları görmeyi seçer. Kimi ise, kötüyü kazıyıp belleğine, ödü koparak, sadece ‘bakar’ iyi ihtimallere, haberi olmadan belleğine kazınanın nasıl korku saldığından yüreğine. Korkularla var olamaz, sevemez hiçbir yürek. Sana korkularla vurulmadı bu adam. Gözlerinin içinde kendimi yok sayarak erimedim ben. Kollarımız telaşlarla, isyanlarla, yüklerle, boşu boşuna dolanmadı bedenlerimize. Yürüyeceksek bu yolda yan yana, el ele, dürüstçe bakabilmeliyiz aynalarda kendi yüzümüze, sonra da birbirimize. Biraz daha aşık ettin beni kendine, hayata ve kendime. Bir daha asla uzatmayacağım yüreğimi açmayan çiçeklerle.

Yeniden merhaba kadınım... uyandırdın beni, bakarken göremediğim ihtimallerin güzelliğine.

♦  ♦  ♦  ♦
 

Yokluk... (Ashua Dergisi - Şubat 2008)

“Yükselip alçalan sesler…Hali memnuna erken, yerinden huzursuza geçmek bilmeyen saatler…


Sehpanın üzerinde duran bardaktaki su, uyurken büyüyen bebekler gibi sakin, tertemiz… Yanında duran ahşap bir çiftin heykeli, diz dize, dudak dudağa, güneşle denizin kavuşması sanki…Bir de tabii, yağsaydı sokakların teninde kar.. sabah olsaydı damlardan damlayan sular.. güneşin kucağında cilveleşen kuşlar.. elinde anahtarlar, sen girmek üzeresin evin kapısından, yüreğine aşk bırakacağın bu adamın hayal bile edemeyeceği bir masal kervanından.

Sözlerinde bembeyaz inciler, saçlarında gizli hazinelerle girmek üzeresin seninle her gün yeniden başlayan yaşantıma.

Ne çok şey var paylaşacak, anlatacak, aramızda, önümüzde, ardımızda…

Gelseydin eğer, olsaydı sabah, yağsaydı kar.”

Yokluk... yeri kolay doldurulamayan bir boşluk. Açılır elleri korkularının insanın, dilenir acıyı dindirsin diye hiç sorgulamadan her şeklini avuntunun. Öncesi yok, sonrası yok canı yananın… o an söndürülmeli yangın, o an bastırmalı yağmur, o an çekilmeli fişi sancıların. Bir çaresizlik ki her şeyi yapabilirsin can havliyle. Kalbini deldikçe o büyük boşluk, anlık dozlar halinde zerk edersin kanına illüzyonlarını mutlulukların. Ne kadar sürer, ne alır götürür ellerinden, başka hangi yaralar açar, hangi yeni izler bırakır günlüğünde düşünmeden, düşünemeden yakalar, yutarsın her ilacı teninden, dilinden, gözlerinin önünden geçen. Sonra ilacın etkisi geçer, her defasında acı öncekinden de beter. Biraz daha artar dozu illüzyonların… zordur başa çıkmak geçmişin hayaletleriyle.

 

“Bir bağımlı, bir tutsak, bir körkütük yaşamak şeklidir aşk, sevinci bin sevinçten büyük, kederi bin kederden beter. Öyledir sevmek... herkesten ve her şeyden uzak bir köşede, varın yoğun onu yaşamak, onunla yatıp, onunla kalkmak.”

 

Yokluk… bir şeyin hayat boyu hiç olmamasından da zordur. Var olan ne kadar yer etmişse yüreğinde, yokluğunun eksikliği de o kadar derin olur. Çünkü var olanın üzerine koca bir hayat kurulur, tüm özlemlerin yerine o konur, her şey onunla anlam bulur bu gerçeklikte. Ondan öncesi yok, sanki hiç yaşanmamış gibi unutulur nasıldı dokunmak, nasıldı gülmek, nasıldı yürüyebilmek, konuşabilmek, yaşamdan zevk alabilmek… nasıldı unutulur kendini, insanları, hayatı sevebilmek. Bir can varmış da bedende, onunla ilk kez doğmuş, hisseder, duyar, görür, tadar olmuş sil baştan her ayrıntısını yaşamın, iyisiyle, kötüsüyle. Bu yüzdendir ki her şey elinden alınmış sanır insan… ya çekilir canı bedeninden, siner yokluğun karşısında sessizce bir köşeye ya da bilemez bu canla ne yapacağını, başlar koşmaya zamanın hep ters yönüne.

Senin nefesin var evimin anah­tarlarında, odanın aydınlığında, çarşafların beyazlı­ğında. Katlanıp kitap aralarına konmuş, unutulmuş kağıtlar gibi yoklu­ğunda geçen zaman”

Yokluk… yok olan her kimse, yeri boşalan her neyse, var olduğu zamanlardan daha fazla yer kaplar üstelik eksikliğinde. Özlemler ve anlamlarla birlikte bu kez, sorgular, pişmanlıklar, hatta öfkeler ve kırgınlıklar da çalışır büyütmek için sendeki boşluğu var gücüyle. Nedenler, nasıllar cevap bekler… vermek istemezsin. İçine attığını, yok saydığını zannettiğin her düşünce ve his cevabıdır aslında soruların. Söylenmeye cesaret edilemeyen cevaplar zamanla birikir derinin altında ve bir virüse dönüşüp yayılmaya başlar içindeki o kocaman boşluğu doldurmaya. Sevmek öfkeyle, özlemek inkar etmekle iç içe girer. Sorarsın; “Aşka her yanın bulandığında mı daha çok karışır aklın, yoksa son damlasına kadar çekildiğinde mi tüm hücrelerinden?” diye.

“Giden götürmüş ne varsa aşka dair, kalana ağır gelir büyüyen gölgesi ge­çen günlerin.”

Sevemediğinde insan kendini, ona verilenleri; bir kocaman boşluk her şekilde büyüyor sevginin olması gerektiği yerde. Bunca yıl nasıl görememişim meğer ‘insan önce kendini sevmeyi öğrenmeli’. Kendi boşluklarını sevgiyle doldurabiliyorsan eğer, yokluğunda sevgilinin, yaşadığın şey sadece birlikte paylaştıklarının özlemi. İki insanın birbirini tamamlaması, aşkla bir ömrü paylaşması ile birbirlerinin boşluklarını doldurması tamamen bambaşka şeyler. Tarihteki büyük aşkları düşündüğümde, hiçbirini gözümde bir diğerini değiştirmeye çalışırken, birbirine yüklerini dayarken, beklentileriyle ilişkilerini yorarken canlandıramıyorum.

Hayatımın hiçbir döneminde şimdi olduğu kadar kendimi sevdiğimi, aşkın güzelliğini doyumsuzca içime çektiğimi, sevdiğim kadını özgür kılabildiğimi ve böylesine büyük bir aşk yaşadığımı hatırlamıyorum. Yaşamaktan ve yaşamın bütün detaylarından öyle bir keyif alıyorum ki… bunu tek başıma da yapabiliyorum üstelik… ama ben sevdiğim kadınla paylaşmayı seçiyorum. Ve yokluğunda ona biriktiriyorum her nefesimi.

“İşte, kentin doğusundan çıkageldi sabah..

Havada uçuşan lapa lapa, pamuk şeker kar taneleri var…

Güneşin kucağında eminim bir zaman sonra da cilveleşecek kuşlar…

Elinde anahtarlar, üzerinde en sevdiğim bluz var…

Haydi, gir içeri, anlatacak, paylaşacak çok şey var…”
 

♦  ♦  ♦  ♦
 

Boşuna değil (Ashua Dergisi – Ocak 2008)

İzini sürer gibi yılların... koklayıp büyüsünü, boynumuzdaki ipleri koparttık.

Peşine düştüğümüz bir aşk ki elde var sıfır... kimliksiz gölgeler toplamı.

Durmadan değişti, değiştik... çıkamadı içinden akıl.

Yazmaz, bilmez kimseler; yaşamak için doyasıya, tüm anlamları yüreğimize sormalı...

İçine, ta derinine baktım gözlerinin. Bazı kapılar aralıktı, kendiliğinden açıldı bazısı. Bazılarınıysa zorladım, açılmayınca kapıları kaldırdım... aklının, ruhunun, geride bıraktıklarının, yaşananların her zerresine kararlılıkla, bir adım dahi geri atmadan aktım. Aynada kendime daha önce hiç bu kadar sorgusuz, bu kadar dost, bu kadar yürekten bakmamıştım.

Bir zaman tünelinde elimdeki meşaleyi, ne göreceğimi az çok tahmin ederek, korkusuzca yaktım. Yollar kimi zaman yokuştu, kimi zaman virajlı. Adım başı ben vardım... kiminde ak, kiminde saydam, kiminde karaydım. Omuzlarımda beyaz güvercinler, zihnimi ince ince taradım. Ayazlar, vazoya özenle konmuş orkideler, iyi niyetlerim, acemi düşlerim, ceplerimde büzüşmüş ellerim...

“Anlat” dedim içime hapsettiğim geçmişime. “Dök içini”. Haksızlığa uğramışlık, gurur, suçluluk, teslimiyet, kaçış, arayış, kabullenemeyiş, mutluluk, öfke, yalnızlık... her şeyden biraz vardı. En çok da aşka yakıştırdıklarım, bir de aşk diye takıştırdıklarım, hatta aşkla karıştırdıklarım.

Gövdem, bir asırlık ağaç. Yüreğimden uzanan kollarda bazı vaktini bekleyen, çoğu düşemeden yerinde çürüyen meyveler bir yaşam dolusu. Hangi ağaç, kaç mevsim dayanır meyveleri toplanmadan, eskiyen dalları budanmadan, hem de tükettiği onca baharın bir işe yaramadığına acınarak. Bastım toprağa yalınayak. Nasıl anlayabilirdim bir ağacı, köklerini saldığı dünyaya duyarsız kalarak. “Seni seviyorum” dedim kendime, dökülmeden ne var ne yok. Dokunuyor ne de olsa insana kaybedişler. Sevildiğini hissetmek, bilmek, güvenmek istiyor önce, herkesin olduğu gibi, benim içimdeki çocuk da, açığa çıkmadan kirli çamaşırları birer birer.

Dışarıdan bakınca, dallarımda tazecik, körpe meyveler vardı. İçini göstermesin diye gövdem, heybetini hiç bozmamıştı. Çimenlerin üzerine boylu boyunca, bembeyaz bir sayfa açtım... başladım sallamaya, bir saatin sarkacı gibi sağa sola, sabırlı. Döküldü önce zırhım, kalkanlarım, göstermelik heybetim... döküldü patır patır. Ayırdım, yalnızlık telaşlarıyla, ayrılık korkularıyla, intikam edalarıyla, aşk diye anlatılanlarla, zaten hiç olmayan güvenim, bir de kendime olan güvensizliğimle beslediğim ve aslında içi kof olanlarını.

Sallandıkça nefes almaya başladı damarlarım. Nefes aldıkça kendini bıraktı içimde çürüttüğüm anılarım, hamlığını atamamış duygularım. Aşk bir parça peynir, ben peşinde koşan fare... meğer tüm çıkışları kaçırmışım.

Hava soğumuş. Buz tutmuş kollarım. Kah fırtınalara, kah gövdeme baltasını sallayanlara, hatta tutkuların acı veren hazlarına dikenlerimi batırmışım... olmamış, ruhumu karartmışım. Aşk bir ıslak sabun olmuş, yakalayamadıkça ellerimden kaçırmışım.

Boşalıncaya kadar zehri akıl oyunlarımın, yılmadan salladım. Sonra geçtim ucuna bembeyaz sayfanın, ucundan kıvırmaya başladım. Sildim aşka büyüttüğüm yersiz cümleleri, suretlerinden kendim diye anımsadıklarımın. Bir nedeni olmalı oynadığımız benzer oyunların. Nedeni olmalı sürekli aynı kostümlerde taşıdığımız bu acılı, mutsuz desenlerin, oyun arkadaşlarımızın... anlattım.

Ben artık aşkı olması gerektiği gibi, yüreğimin tam ortasına koymaya kararlıyım. Karışabilmek için hayatın coşkusuna koşulsuzca, dolanabilmek için kokusuna sevdiğimin, incelikli, renkli, ipek tüller gibi, salkım saçak teğellerimden sıyrılmalıyım. Varabilmek için güzelliğine sevdaların, içimdeki güzelliği hatırlamalıyım. Dudağımda bir cilveli ıslık, göğsümü dolduran bir cesur solukla kendi masalımı yazmalıyım.

Boşuna değil gün gibi gidilip, gece gibi dönülen yollar... Boşuna değil defalarca unutulup açılan, kapansın diye adamı köşe bucak kaçırtan, dört yana saldırtan yaralar... Boşuna değil avucunda eriyip giden bir kar tanesi olmasın diye dokunmadan, uzaktan uzağa bir aşka seyirci kalmalar... Boşuna değil her birliktelikte başka her şeyi bir tarafa koyup, sonunda koltuğunun altına sığınabilmek için bir ait oluşun kapısında günah çıkartmalar... Boşuna değil bile bile susmalar, pişmanlık yutkunmalar...

Aşk dediğin büyük bir yürek macerası... ne kadar cesaretin olduğuna bağlı, ne kadar uzaklaşabildiğine öğretilenlerin çizilen sınırlarından bir de... ve hala bakabilip bakamadığına gözlerinin içine aşkla...

Boşuna değil bunca çabası evrenin... sevdiğim kadını tutkuyla, ne bir an öncesini, ne de sonrasında olabilecekleri düşünmeden, aşktan başka hiçbir şeyi sokmadan dudaklarımızın arasına, kendimden geçerek öpebilmek için önce içimdeki aşkı keşfedebilmeli, özgür bırakabilmeliyim... Öğrenip kendi meyvelerimizi nasıl sağlıkla yetiştirebileceğimizi, karışırken gölgelerimiz, dolanırken gövdelerimiz birbirine, sıyrılıp etkilerinden fırtınaların, baltaların, paylaştığımız her anın tadını çıkartabilmeli, değerini bilebilmeliyiz.

Ey aşk, yaşanabilecek en güzel macerasın sen, bir ‘insan’lık ömrü cihanda...

♦  ♦  ♦  ♦
 

Ya son, bir başlangıç olsaydı? (Ashua Dergisi - Aralık 2007)

Ya tarih, tersine işleseydi yapraklarına yaşananları..?

Her son bir başlangıçtır elbet, ama öyle değil! Bu sonda her şey yaşanmış, bitmiş ve üzerinden aylar geçmiş. İçimizde karmaşık duygular ve kalbimiz ihtiyarlaşmış… yorgun, bitkin, çekmiş elini eteğini kıyılarından tüm anlamların. Nedenler sonuçlara değil, sonuçlar nedenlere, sonlar, oluşlar başlangıçlara yol alıyor adım adım.

Hep sonunu merak etmişizdir hikayelerimizin. Hiç sonu gelmesin istediğimiz anlar… Sonu hayal kırıklığı olur diye başlamadığımız ilişkiler… Kontrolümüzü kaybedersek korkusuna hiç istemediğimiz sonları yarattığımız başlangıçlar…

Oysa şimdi her şey çok farklı. Hayata sondan başlamanın verdiği bir güven duygusu kaplıyor içimizi. Nasıl olsa korkulacak ne varsa çoktan olmuş, bitmiş. Ancak çok geçmeden, bu güvenin yerini, “Nasıl oldu da böylesine hırpalandı bu kalp? Bunca yük, bunca ağırlık nasıl oldu da birikti üzerinde gözlerimin? Ruhumdaki bu yılgınlık, içimdeki bu sevgisizlik, bu yalnızlık da nereden çıktı?” sorgusunun tüyler ürperten soğukluğu alıyor, zaman geriye doğru sarıyorken kendini.

Hayır, merak edilecek bir son yok bu kez… yaşanan her anın unutularak gelindiği bir ömrün, sondan başa geri sayımı var, yıprattığımız, tükettiğimiz, kaybettiğimiz her anlama, her saniyeye, mutsuzluğumuza, kendimize borçlu olduğumuz açıklamaların birer birer karşımıza çıkacak olan cevapları var.

Her yeni gün bir şeyleri daha belirginleştiriyorken, üzerindeki pası ve tortuyu atıyor yavaş yavaş aşk ve acı. Suçluluk, pişmanlık, öfke, kırgınlık, ne varsa gece gibi içimizi karartan, makyajı silinmiş bir yüz gibi çıkartıyor izlerini, hatırlatıyor kendini hissizleşen yerlerinden kalplerimizin. Zaman, bütün parçalarını bir araya getiriyor yırtılmış fotoğraflardaki yüzlerin. Baktıkça tanıdık gelen yüzler, hangi karede, hangi bahanelerin, hangi gerçeklerin ardında yollarımızı ayırdığımız sevgiler, sevgililer… ve nihayet yüzündeki o ışıltı, o gülümseme oldukça yabancı gelen kendi resmimiz. Derken, sıkı bir yumruk midemizde, bir ayrılık sahnesi, bir telefon görüşmesi arkasından, asılsız sözlerle sesimizi yükselterek ettiğimiz bir kavga, aramıza giren mesafeler, karşılıklı zarar vermeye başladığımız ilk imalarımız… Ve nihayet son kez oradan buradan konuşur olduğumuz o gündeyiz. Başka bir gün, son kez dokunmuş ellerimiz birbirine, daha başka bir gün son bakışmamız tutkuyla ve dalıp giderek gözlerimizin içine içine.

Geriye doğru açılan yaprakları takvimin, her sonun öncesinde daralan bir geçidini daha aralıyor sevmenin. Hangi yersiz düşüncenin, hangi klişenin, hangi akıl çelenin, hangi gereksizliğin daralttığını, özgürce ve aşkla aldığımız nefesleri, anlayarak, görerek tazeliyor hücrelerimizle birlikte hissettiklerimiz de kendini. Her adımı anlamını bilerek, her acemiliği, her ilki kaçarcasına geride bıraktığımız kaybedişlerin ardından doyasıya, tadına vara vara, alabildiğine yaşamak, her anı yakalayarak ezberimize kazımak nasıl da heyecan verici, nasıl da mucizevi. Hele o kaygısızlık içerisinde aşkın kanadına tutunup gökyüzüne yükseldiğimiz o ilk karşılaşmanın büyüsü…

Sonundayız işte şimdi bir başlangıcın.. ya da başlangıcında, henüz nasıl sonlanacağı bilinmeyen bir serüvenin. Hep kendi alacağımızdan korktuğumuz yaraların kaygısında, bizim yerimize başkalarının biçimlendirmesine izin verdiğimiz hikayelerimizde, aşkı tadamamaktan korkan yüreklerimizin, bu korkunun içinde nasıl anlamını yitirdiğini aşkın unutarak yaşamak ve bir gün geriye sayabilme ihtimallerini beklemektense takvimlerin, sonlandırmak elimizde, sevmeye engel olan ne varsa her şeyi içimizde. Ve izin vermek koşulsuzca çocuk kalbimize, aşkı dilediği, başından beri bildiği gibi yaşayabilmesine...

Ya bugün bir son, ve bu son yeni bir başlangıç olsaydı..? Nedenlerini sorgulama gereği hissetmeyeceğiniz bir coşkuyla, yeniden yaşama şansınız olsa, hiç değiştirmeyeceğiniz bir aşkla, yeni bir serüvene yürek yelkenlerinizi açmak istemez miydiniz?

♦  ♦  ♦  ♦
 

Odağı şaşırmak

Kim bilir kaçımız çaktırmasak, hatta inkar etsek de, başkalarının hayatıyla gereksiz bir merak içerisinde ilgilenmişizdir.

Yan odada konuşulanlar, kapalı perdelerin arkasındakiler, insanların hakkınızda düşündükleri, falanca çiftin evliliklerinin nasıl sürdüğü, kimin kiminle görüşüp görüşmediği hala gereğinden fazla sizi ilgilendiriyor, odağınızı kendi yaşamınızdan uzaklaştırıyorsa ve bu durum artık canınızı sıkmaya başladıysa, hemen şimdi yoğunlaştırın dikkatinizi içinde bulunduğunuz ana. Fark edin her detayı... düşünün, hissedin ve keyfini çıkartın, aslında hiç de ihtiyaç duymadığınız o başka yaşamlar olmadan, kendi yaşamınızda nicedir ihmal ettiğiniz ve hala kurtarılabilecek olan güzelliklerin. Bizlere gereken yalnızca bu; anda kalmak, kendi yaşamımızın merkezinde durarak hayata bakmak.

 

Bir saniyeliğine sadece kapatın gözlerinizi... Sadece o düşüncelerinize dolanan halatlardan, gereksiz tasalardan, meraklardan kurtularak nasıl hafifleyeceğinizi ve neler yapabileceğinizi kendiniz için. Yolunda gitmeyen tarafları mı çıkacak karşınıza kapı gibi siz dikkatinizi kendinize çevirdiğinizde... çıksın. Korkmayın. Şu andan mutlu olabilmek, var olanların güzelliklerini görebilmek için ille tasasız, kusursuz mu olmalı her şey. Bir an kaybettiğimiz ömrün karşısında ne kadar önemi olduğunu soralım haydi kendimize dert ettiklerimizin, mutlu olmamıza engel teşkil edenlerin. Para, çevre, kısıtlamalar... kim bilir daha neler sayabilir insan mutsuzluk reçetesine bahane olarak. Eğer hayatlarımızın mutluluk kaynağını para, çevremizdeki insanlar, kısıtlamalar oluşturuyorsa, zaten durup, yeniden bir tartmak lazım ne kadar anlamlı olduğunu değer yargılarımızın.

 

Başkalarının hayatlarında akıp giden zaman, unutmamalı ki bizim hayatlarımızdan iki kat daha fazlasını götürmekte. Bir yandan onları izlerken kaybettiğimiz zaman, bir yandan da bu süre zarfında kendimizle ilgili yapamadıklarımızla kaybettiğimiz zaman.

 

Gökyüzündeki maviye, yağmurun tazeliğine, ucundan tuttuğunuz basit bir işin sonunda varılan coşkuya, elinizi sorgusuz ve beklentisiz uzattığınız anda kazandığınız yüreğe, kokusunu duya duya yediğiniz meyvenin lezzetine, sahip olduğunuz bedenlerinizin, yüreklerinizin, akıllarınızın şükrüne, yaşamın görmeyi bilenlere sunduğu mucizelerine ulaşmak için hangi ayrıcalığa, hangi servete, hangi onay merkezine ihtiyacınız var sorun kendinize...

 

Bu hayat bizim. Onu biz istemediğimiz sürece hiçbir kuvvet şekillendiremez. Odağımızı şaşırmadığımız, kendimizi ihmal etmediğimiz sürece...

 

Bir dostum şöyle demişti bir keresinde;

"Aynada her sabah mutluluğundan sorumlu olduğun kişiye bakıyorsun, haydi, gülümse ve öyle başla güne..."
 

♦  ♦ ♦  ♦
 

Işık geçirmez olmuşsa...

Mekanikleşmişse yüzümüzdeki gülümseme, ışık geçirmez olmuşsa gözlerimizdeki perdeler ve işitmiyorsa kulaklarımız yürek sesimizi bile, dur demenin zamanı gelmiştir. Bu yön doğru yön değil, yaşadığımız gerçek değil...

Bir sebep mi aramalı ille de insan yaşama dört elle sarılmak, her anın keyfini çıkartmak için. Bu sadece bir seçim... Kimse için değil, kimse istedi diye değil. Ve yaşam dediğimiz şey bir gün bu dünyada bırakıp gideceğimiz tüm maddelerin, kalıpların, duygu ve düşünce karmaşalarının, tüm sıkı sıkıya tutunduklarımızın çizdiği sınırlarla ölçülecek kadar basit değil. Hangi yöne bakmayı, hangi pencereyi ardına kadar açmayı istediğimize karar vermeliyiz... önce ve sadece kendimiz için.

Haydi, açalım gözlerimizi, kulaklarmızı. Açalım yolumuzu sevgiyle, kaldırıp tüm engelleri. Bu yaşam, bize sunulan son yaşam şansıdır belki.

Sonuna ulaştığımızda, baharın toprağa kök salması gibi, coşkuyla, dolu dolu ve ışıl ışıl bakan gözlerimizle, yüreğimizden taşan pırıl pırıl bir sevgiyle, kocaman, ama koskocaman gülümseyerek, iyi ki yaşadım diyebilmeliyiz...
 

♦  ♦  ♦  ♦

Yan yana (Ashua Dergisi – Ekim 2007)

Yaşamın her anında yan yana olmak, ellerimizi tutmak varken sevgiyle, sırtımızı dayamak daha kolay gelir birbirimize. Sırtlarımız dönük, heveslerimiz yabancı birbirine ya da karşı karşıya geliriz, iki rakip iki düşman gibi, niyetlerimizin, hayal ettiklerimizin, beklentilerimizin uyuşmadığı her vesilede.

Aynı yöne bakmak, gördüklerimizin başkalığını, benzerliğini paylaşmak varken dünyanın seyrinde, daha kolay gelir yetinmek birbirimizin gördükleri, göremedikleriyle. Ya sığınır birimiz diğerinin gölgesine ya da didişir, çekişirken birbirimizle, gözümüz görmez olup bitenin tek bir detayını bile.

Ekleyip uçlarını birbirine, yan yana dizip çoğaltmak varken sözlerimizi aynı kağıdın üzerinde, çoğaltmak kolay gelir sesimizi karşımızdakinin sesi üzerine. Yükseltmek seslerimizi ya da daha kötüsü, yormadan kendimizi, belki de keserek umudumuzu sus olmak, konuşmamak iki kelimenin ötesinde.

Güneşin doğuşunu, suyun toprağa dokunuşunu, bitişlerin içindeki başlangıçları, aynı elmanın tadını, her an özlemenin başkalığını, yaşamın tüm katmanlarını, anlamlarını paylaşmak, aynı yöne bakmak, aynı şarkıyı duymak, birlikte olmak, bir olmak değil midir sevmek?

İki olup çoğalmak, iki ayrı bedende, tek yürek olmak değil midir sevmek?

Bırakıp ‘sen’le uğraşıp, ‘ben’ diye tutturmayı, anlamaya çalışmak, biz demenin tadını çıkartmak değil midir sevmek?

İnsan unutuyor demek ki, özde en kolay şey sevmeye, sevilmeye izin vermek.

Kolay görünse de aynı gölgenin içine iki insanı sığdırıvermek, olsa olsa bir gölge oyunudur sever gibi görünmek.

Ve aslında, en zorudur birbirimizle yarışır, tartışır, birbirimizi değiştirmeye çalışır, yalnızlığımızda kaybolurken, bir ömrü, bir birlikteliği tüketmek, sevmeyi unutup, bir gün hiç tatmadığımızı fark edivermek…

“Aynı düzlemindeyiz yaşamın, yan yana, ne bir adım ileride, ne bir adım geride. Birbirini tamamlayan cümleleri gibiyiz bir sayfanın... noktalar ve virgüller ayırmak için değil yüreklerimizi, tek bir anlamın kollarında, aynı anda nefes alış verişlerimizden.

Ellerin ellerimde, gövdeleri birbirine dolanan sarmaşıkları gibiyiz toprağın sevgilim; olmasaydın da yanımda, bilirdik ki buluşurduk yine başladığımız yerde... sen karışmış nefesime, ben karışmış içindeki güzelliğe.”

 

♦  ♦  ♦  ♦

Bir şey söyleyebilir miyim sana? (Ashua Dergisi – Eylül 2007)

Bir şey söyleyebilir miyim sana?

İçimden kaldırıp atıp tüm süzgeçleri, yırtıp müsveddeleri, çıkartıp kostümleri, sana çırılçıplak sözlerimi, işlenmemiş düşüncelerimi öylece verebilir miyim?

Onlarca kez karalayıp, temize çekmeden, üstüne annelerden, babaannelerden, evlerin otoritelerinden, her kalıba uydurulmuş eğreti öğretilerden dikilmiş örtüler örtmeden, sana bir şey söyleyebilir miyim?

Bu kadar zor mu olmalı sana içimden geleni söyleyebilmek…

Zihnimde durmadan çalışan bir denetleme kurulu, yüreğimin sesinden başka duyduğum bir sürü yabancı ses… Sanki emanet aramızda yaşananlar, bu paylaştığımız an ve geri alınıyor bizden bir süreliğine, üzerine kilitleniyor bir kapı, onca mutluluğun, onca sevmenin… sanki sen en sevdiğim değilsin, ben en sevdiğin değil. Kimin gözleri var karşında, kimin aklı, kimin ağzı, kimin dili belirsiz. Kendi fizik bedenimde, bambaşka yaşamlardan yamanmış yabancı bir nefes yükselip alçalmaya başlıyor ciğerlerimden adeta birden.

Birilerinin, aynı kalıba sıkıştırılmış değişmez yasaları var bir elimizde, ötekinde ümitsiz beklentilerimiz; kaybedersem, anlaşılamazsam, öfkelenirse, üzülürse diyen endişelerimiz.

Bu nasıl bir mücadele, söylemeden önce, karalıyorum defalarca aklımdan geçenleri. Ya eleniyor birer birer sözcükler süzgecinde kaygılarımın, ya karışıyor araya niyeti bana ait olmayan kelimeler, fırlıyor ben daha dur diyemeden dilimden birer ok gibi.

Garip olan farklılıklarımız değil, garip olan tepkilerimiz, birbirimizden almaktan korktuğumuz tepki ihtimallerimiz.

Ezberletilmiş kurallarımız şüphelerimizi, şüphelerimiz sırlarımızı, sırlarımız korkularımızı, korkularımız yalanlarımızı, maskelerimizi üretirken susturuyoruz telaşla sevmeyi, susturuyoruz yüreklerimizi. Çekmecelerimizde birbirimizden sakladığımız notlardan, habersizce aldığımız giysilere, bir köşede bastırdığımız öfkelerden, biriktirdiğimiz can kırıklarımıza, üzerini örttüğümüz her şey, yavaş yavaş tüketiyor bizi bir araya getiren gerçeği. Geceleri, nedenler bulmaya çalışırken sevmek için, gündüzleri, kaygısızca bir dostluğa, sevgiliden özenle sakındığımız aslımızı döken biri halini alıyoruz sonunda ve kabulleniyoruz her ilişkide olduğu gibi bu ilişkide de rollerimizi.

Hayatımız boyunca, çaktırmadan, üçgenleri karelere dönüştüren birer insan kalıbı gibi çalışmaya programlanmış beyinlerimiz. Oysa bizler ne üçgen ne de kareyiz, sarf ettiğimiz çaba boşuna, bütün direnişlerimiz var oluşumuzdan kalma, bizler dönüştürülemeyenleriz, biz sadece sevmeyi biliriz. Bilmediğimiz tüm rollerde, yaşamlarımıza ancak mutsuzluğu getiririz.

Canım, bir tanem, güzelim, sevgilim… kaldırıp atıp tüm süzgeçleri, yırtıp müsveddeleri, çıkartıp kostümlerimi, maskelerimi, üzerime örtülen tüm örtüleri, sana içimden geçen her şeyi, tereddütsüz, güvenle, sevgiyle söyleyebilir miyim? Sana sevgilim, aşkım, hayatım ve ömrüm boyunca, sana dostum diyebilir miyim?


♦  ♦  ♦  ♦

Seçimlerimizdir yolumuzu belirleyen...

Mümkün değildir sevmek aynada yüzünün sadece bir bölümünü, sevmediklerini ayırıp görüntünden…

Bir bütündür insan tüm zamanlarıyla hayatının. Ayrı tutamayacağı gibi kolunu, bacağını gövdesinden, ayrı tutamaz geçmişin sayfalarını, sayfalarında yazanları, anlatılan öyküleri, tanıdığı insanları bütününden.

Kabul ederken her şeyin bir yaşanma sebebi olabileceğini, mümkün olmuyor anlamak bazen geride kalanın olması gerekliliğini. Oysa şöyle bir düşününce ne çok karşımıza çıkıyor, olmasaydı sonrası da olmazdı diyebileceklerimiz. Madem olanaksız getirmek geri götürüleni bizden, bilmeliyiz ki seçimlerimizdir yolumuzu belirleyen, bizden götürülenin yerini neyle, ne şekilde ve ne zaman doldurabileceğimizdir düşünmemiz gereken.

Toparlayamadığımızda dağılan parçalarımızı, gitmek tek çözümmüş gibi görünür bulunduğumuz yerden. Şunu hiçbir zaman unutmamalı ki, yaşadığı kentle, hayatına giren insanlarla sükunetle ve sevgiyle tüm hesaplarını kapatabilmiş, geçmişin sorgusunu anlayışla bitirebilmiş, acı, tatlı demeden bütün sokaklarına aynı vefakarlıkla veda edebilmişse insan, yeni bir kentte, yeni bir başlangıç yapabilir ancak… yoksa nereye giderse gitsin, yanında götüreceği birkaç valizden çok daha fazlası olacaktır hep ve takip edecektir bir gölge gibi geçmişi kendi ayak izlerini gittiği her yerde, o da gelecektir peşinden.

Mümkün değildir sevmek aynada yüzünün sadece bir bölümünü, sevmediklerini ayırıp görüntünden…



♦  ♦  ♦  ♦



Sevgi çemberi...

Hiç şüphesiz var farklılıklarımız... saçımız, kaşımız, rengimiz, gözümüz. Hiç şüphesiz var farklılıklarımız... zevkimiz, müziğimiz, adımız, uğraşımız. Ama yaşadığımız dünya aynı, her sabah doğan güneşimiz aynı, yüreklerimizin dili aynı. Anlaşıp geldik belki de kim bilir bu dünyaya... unutmaktı tek şartımız. Hepimiz en güzelden yaratıldık ve bir süreliğine dünyaya dağıldık. Dedik ki seçelim rollerimizi, görelim hallerimizi. Dedik ki ne yaşarsak yaşayalım, kapılarını kapatmayalım kalplerimizin, çünkü çıkartınca kılıflarımızı, içinde bulduğumuz tek şey olacak sevgi.

Bin bir hikayeden sadece biri bizimkisi. Çıkartamayınca kılıflarımızı, zannetmişiz ki dünya etrafımızda dönüyor, sanmışız ki yalnızca ‘ben’lerden ibaret, içinde korku, öfke, keder, güvensizlik, kaygı barındıran cümle kalıpları. Takılıp kaldığımız engellerin yok düşününce aşılmaz bir tarafı. Düşününce neresinden baktığımızı yazdıklarımızın, her gün eve geldiğimizde, cebimize koyup getirdiğimiz tonlarca gürültü hepsi hepsi aslında üzümün çekirdeği, armudun sapı.

Kimimiz henüz farkında değil, kimimiz çabasında atmaya kabuklarının. Kimimiz bir avuç insan el ele, kimimiz sıkışıp kalmış ortasında yalnızlığının. Bilsek ki sevmekle yansıttıklarımız odamızdan, evimizden çok daha uzağa, çoğalarak, güçlenerek, güzellenerek, ta evrenin öteki ucuna ulaşır; o zaman anlarız ki yalnızlığımız, azlığımız, et ve kemikle sınırlı. Bilsek ki içi, dışı diye bir şey yok yaşamımızın; her şey bizim bir parçamız, biz var olan her şeyle bir ve bütün olduğumuz sürece tamız. Uzatırsak elimizi bilerek biz'e uzattığımızı, hissedersek yüreğimizde, sevginin var olan her zerredeki varlığını; hissedebiliriz toprağın, suyun, göğün, dünyanın dört bir yanında yüreğindeki sevgiyi söndürmemiş olan insanların da şarkısını.

Elbette herkesin kendi hür iradesi, seçimidir hayatını nasıl yaşamak, mutluluğu hangi trenin arkasından koşarak yakalamak, kimlerle ne paylaşmak, sınırlarının neresinde durmak istediği. Belki bir yirmi kez daha aynı yerlerden geçtikten sonra farklı bir çözüm bulmayı seçecek bazılarımız, olabilir. Şöyle bir düşününce gerçekten hangi anlarda coşkuyla hayata baktığımızı ve nasıl tattığımızı sevgiyi gerçek anlamda iki göğsümüzün tam ortasında; anlayacağız ki bir ses bize seslenmeye, bir el omzumuza dokunmaya çalışıyor o anlarda hiç yılmadan. Oysa o ses, o el, yani yaşam bize kim bilir kaç kez daha sunacak bu şansı belli değil, kaç kez daha gösterecek yolun kaçıncı kilometresinde durdurup, gidebileceğimiz daha güzel bir yolun da olabileceğini. Ne kadar gerisinde kalırsak kalalım aslımızın, ne kadar çok kılıf geçirmiş olursak olalım üzerine ışığımızın, hiç fark etmez. Eğer istiyorsak gerçekten sevgiye dönüştürmeyi her anımızı, yüreğimize seslenmemiz ve uzanan elini tutmamız yeterli yaşamın.

Sen, ben, tanımadığımız başkaları... yan yana olmamız gerekmez, dokunması gerekmez ellerimizin birbirine. Dünyanın neresinde olursak olalım, açarsak kollarımızı bilerek biz'e sarıldığını, hissedersek yüreğimizde, sevginin var olan her zerredeki varlığını; hissedebiliriz toprağın, suyun, göğün, dünyanın dört bir yanında yüreğindeki sevgiyi söndürmemiş olan insanların da şarkısını.

Haydi, ilk fırsatta sesine kulak verin sözlerini çok iyi bildiğiniz bu şarkının. Yeni bir gün başlarken ardından uzakların, oturup çimenlerin üzerine, uzatın ayaklarınızı doğmakta olan güneşe karşı ve dünyanın dört bir yanında çoğalan SEVGİ ÇEMBERİ’nin bir halkasına da siz yüreğinizi katın…


♦  ♦  ♦  ♦


Anlaşılamama korkusu...

"Kimseden korkum yok. Korkmuyorum hiçbir şeyden. Peki, neden çoğu zaman aynı şeyi defalarca söylerken ya da nasıl söyleyeceğimi düşünürken tüketiyorum enerjimi? Yoruldum artık. Göze alsam yalnızlığı vazgeçeceğim dil dökmekten. İnsan yaşlandığını hisseder mi on dakika içinde? Kimi zaman bir öfke, kimi zaman bir keder girdabında, karışıyor her şey birbirine... yapmak istediklerim yapmaya çalıştıklarıma, başaramayışlarım başardığımın hazzına, tedirginliğim hayal kırıklığına, içimde kabaran öfke tükenmişlik ve umutsuzluğa, köşeye sıkışmışlık yalnızlığa, sevemeyişim sevilmediğime, çekip gitmek isteği gidemeyişime. Her şey. Ne yaparsam yapayım, ne söylersem söyleyeyim yine anlamayacaklar, yine anlatamayacağım. Korkmuyorum kimseden... Korkuyor muyum?”

Anlatmaya, açıklamaya çalıştıklarımız, hatta bazen susup, görünmez olma çabamız, kavgalarımız etrafımızdaki insanlar yüzünden mi? Gerçekten olanı, gerçeği göremeyecek kadar kör mü hepsi de? Yahut bunca çaba sadece “Beni kabul etmezler, onaylamazlarsa” düşüncesinden mi kaynaklı?

Ben, önce kendimi kendime sormaya karar verdim. Kendime güveniyor muyum? Kendimi onaylıyor muyum? Hata yapmaktan korkuyor muyum? İçimde beni kısıtlayan, kendimle ilgili şartlanmalar var mı? İçimdeki ses bana “Sen yapamazsın, başaramazsın, ne yaparsan yap yetmez” mi diyor..?

İnsan hatayı, eksik olanı hep dışarıda arıyor ya da kendinde bulsa bile suçunu başkalarına yüklemeyi seçiyor. Bizi anlamayan, yanlış anladıklarını düşündüğümüz insanlar aslında bize bir şey göstermeye çalışıyorlar farkında olarak ya da olmayarak; böyle bir çabamızın olduğunu, anlaşılamama kaygısı taşıdığımızı, yani aslında kendimizle ilgili kaygılarımızı. Kendini gerçekten onayladığını, sevdiğini düşündüğünüz insanlar getirin gözünüzün önüne. Böyle bir çabayla karşılaşmayacağınıza eminim.

Kendimizi yeterince sevebildiğimiz ve onaylayabildiğimizde (tam olduğumuz gibi) başkalarının bizim için ne düşündüğü de önemini yitirmeye başlayacak. İşte o zaman hiçbir kaygı taşımadan, konuştuğumuzda içimizdeki sevgi ve güven sesimize de yansıyacak, kullandığımız kelimelere de, karşımızdaki kişiye de.

Kendimiz için yapabileceğimiz en iyi şey, kendimize karşı dürüst olup, olanı sevgiyle kabul edip, içimizdeki güzelliği görebilmektir. Unutmamalı ki görünen köy, kılavuz istemez.


♦  ♦  ♦  ♦


Şartlanmış kısıtlanmışlık…

Böyle bir terim var mı ya da bu şekilde ifade etmek yeterli mi bilemiyorum, ama bu sabah traş olurken aklıma gelen bu iki kelimeydi sadece. Neden böyle bir yazı yazmak istedim? Çıkış noktası çok basit aslında, fakat sonrasında geçen birkaç dakika içerisinde aklımdan akıp giden ve gittikçe derinleşen düşüncelerle konunun hiç de basit olmadığına yeterince ikna oldum. Hemen paylaşmam gerektiğine inandım.

Size çıkış noktası ve gelişmeleri sırayla yazmak yerine, benzer bir düşünce girdabı ve sorguyu aklınızda başlatabilir miyim acaba?

Bir sabah uyandınız ve her zamanki gibi gazeteniz kapının önüne bırakılmamış. Oysa siz gazetenizi okumadan mümkün değil güne başlamazsınız…

Aynı anda en sevdiğiniz iki arkadaşınızın da size ihtiyacı var. Biri sevgilisi tarafından terk edilmiş, diğeri ise kazandığı bursu kutlamak için bir yerde parti düzenliyor. Seçim yapmanız gerek, oysa siz ikisini de çok seviyorsunuz…

Masanızda bekleyen işler var. Bilgisayarınız tutukluk yapıyor, yanlış bir telefon bağlamışlar, en iyi yazan kaleminizi bulamıyorsunuz ve aklınızdan tatille ilgili vermeniz gereken kararlar geçiyor bir yandan. Kaleminiz olmadan rahat yazamazsınız, tatil programınızı bir an önce yapmanız gerekiyor, oysa masada sizi bekleyen bir dolu iş var…

Bir gömlek arıyorsunuz kendinize. Neye benzemesi gerektiğini gayet iyi belirlediniz kafanızda. Girmediğiniz mağaza kalmadı. Başka bir sürü güzel seçenek var ama hiçbirini gözünüz görmüyor. Bu gömleği mutlaka bulmalısınız, oysa içinizden alış veriş yapmak bile gelmiyor artık…

Kalabalık bir mekandasınız. En sevdiğiniz şarkı çalmaya başladı ve kimsenin dans ettiği yok. İçinizdeki ses bir yandan “Haydi, ilk dansı sen başlat” diyor, bir yandan da “Tuhaf görüneceksin, boş ver”. Dikkat çekmek de istemiyorsunuz, oysa evde olsaydınız şimdi kim tutabilirdi sizi…

Bir düşünürseniz, ne çok kısıtlama var kendimize koyduğumuz ya da başkalarının koyduğu yaşantımıza. Bize her şeyin bir yerinin ve zamanının olduğu öğretilmiş en başta. Nedensiz yere gülünmez, herkes sofraya aynı anda oturur, her şeye aynı anda sahip olunmaz, herkesin içinde ağlanmaz, gözden ırak olan gönülden de ırak olur… Mutlaka birini seçmek mi gerekiyor hep? Mutlaka kontrollü olmak mı gerekiyor her zaman? Mutlaka sormamız mı gerekiyor insanların ne düşüneceğini kendimize? Doğrular ve yanlışlar belirlenip hazır olarak sunulmuş önümüze ve biz de kabul etmişiz pek çoğunu farkında olmadan. İçimizden geleni yapmamıza engel kim ya da nedir bir düşünün? Kafamızın içindeki bu engeller yüzünden nelerden mahrum bırakıyoruz kendimizi? Olması gerektiğini düşündüklerimizin kurduğu çitlerin gerisinde durarak ne kadar korkuyoruz aslında yaşamaktan ve kendimiz olmaktan. Uzaklaşıyoruz içinde bulunduğumuz andan ne zaman kendimiz olmak istesek.

İlle de gerekmiyor hiçe saymak insanları. Sadece en doğru çözümleri görebilmeye ve kısıtlamaların gerekli olup olmadığını fark edebilmeye ihtiyacımız var. Cevaplar yalnızca yüreğimizde. Tek yapmamız gereken kendimizi köşeye sıkışmış ya da kısıtlanmış hissettiğimiz her an tüm şartlanmışlıklarımızdan sıyrılmak ve üzerimizdeki o kalın kabukları kırmak. Özgür olmak. Anda kalmak. Yüreğimizle bir olmak…

Düşünün. Sadece düşünün, ama yüreğinizle. Kim bilir başka ne türlü kısıtlamalar, şartlanmışlıklar bulacaksınız daha sizi yaşamdan, andan, sevgiden, kendinizden, mutluluktan, özgürlükten alıkoyan. Haydi düşünün ve siz de yazın aklınıza ilk gelenleri… özgür kılın kendinizi herkesten ve her şeyden, kendinizden bile.

 

♦  ♦  ♦  ♦


Birini yalnızca varolduğu için sevmek...

Koşuyordu arkadaşlarıyla. Hepsi de ne kadar keyifli ve heyecanlıydı. Coşkuyla katılıyorlardı eğlenceye. Eğlence dediysem, ufacık, neşeli, rengarenk topların olduğu bir top havuzunda hiçbir şeyi umursamadan yuvarlanmalarından, içine atlayıp atlayıp çıkmalarından, bir kırmızı, bir turuncu, bir mavi topu alıp havalara atıp tutmalarından bahsediyorum (biz büyüklerin dokunmadıkça tadına burun kıvırdığı, çoktan unuttuğu ama bazen haylaz bir kaçamakla aslında başka pek çok eğlence diye bildiğimiz şeyden daha fazla mutluluk veren o saf, çocuksu eğlencelerden).

Onları izledim müthiş bir keyifle ve sevgiyle. Biz, hemen dışarıdaki avluda yer alan masada oturduk. Mutluluk bulaşıcıydı. Enerjileri dalga dalga yayılıyordu dört bir yana. Ne önceyi, ne sonrayı düşünmeden ortak olduk mutluluklarına. O andaydık, başka hiçbir yerde değil. Kulaklarımda adeta çocukluğumda izlediğim o sevimli filmlerin müzikleri çalıyor, yavaş yavaş bu dünyada bana olmam gerektiği öğretilen eğreti kimliğimden uzaklaşıyordum.

Koşarak gelip camın önünde durdu. Eğlenceli dünyalarıyla masamızın arasında duran camın arkasından bakıyordu bize doğru. Onlardan sorumlu eğitmen şöyle demişti dışarıya çıkmalarını engellerken oturduğumuz alan için “Yasak bölge”. Kırgınlıkların, hüzünlerin, öfkelerin, stresin, maskelerin, sevgisizliğin, rekabetin, yargılamanın, ayrımcılığın, egoların serbest ama çocukların tertemiz kahkahalarına, anlatmaya çalıştıklarına, koşulsuz sevgilerine biz büyüklerin hep bir sınır koyduğu “yasak bölge”. Bu yüzden değil mi ki hep bir özlemle çocuk olduğumuz zamanlara uzaktan bakıyor, kapattığımız yüreğimizi bir türlü açmayı beceremiyor, çocuk saflığımıza nasıl geri dönebileceğimizin cevabını asıl bakmamız gereken yerde, çocukların yüreklerinde, göstermeye, anlatmaya çalıştıklarında değil de bizi daha da içimizdeki güzellikten uzaklaştıran şeylerde arıyoruz. Belki de farkında olmadan biz de yüreğimize aynı adı veriyoruz; “Yasak bölge”.

Göz göze geldik. Nasıl güzel, nasıl anlamlı, nasıl dolu dolu, nasıl karşılıksız, nasıl sevgi dolu bakışlardı onlar öyle. İlk kez ve kısacık süren bir karşılaşmaydı, yüzlerce kelimeye bedel bir anlaşmaydı birbirimizin içine akan, yalnızca sevgiyle yüreklerimizden taşan, ışıldayan gözlerimizinki. Tek bir neden bile gerektirmeyen, hiçbir şart ve beklenti içermeyen, sevginin gerçek anlamda karşılığıydı o kısacık sürede paylaştığımız.

Dilimizle değil, yüreklerimizle selamladık birbirimizi... “sevgiyle merhaba, iyi ki varsın” diye. Gülümsedim ona (en mutlu anlardaki gibi), o da bana gülümsedi, hem de kocaman, sevgiyle, bir dosta, kendinden bir parçaya, O’na gülümser gibi, O’nun gibi.
“Şükürler olsun sana. Seni çok seviyorum... yalnızca var olduğun için. Güzelliğin için. En güzelden olduğun için. Bu dünyaya getirdiğin sevgi ve anlatmaya çalıştıkların için teşekkür ederim sana. Teşekkür ederim sana Tanrı’m, bu kadar güzel olduğun için.”

 





  

 

Sıfırlanmak... Her şeye yeniden (yenilenerek) başlamak... (Ashua Haber - Mart 2010)

 

Kazağımız eskidiğinde, yenisini alıyoruz. Çayımız buz gibi olduğunda, yenisini dolduruyoruz. Benzinimiz bittiğinde, depomuzu dolduruyoruz. Elimizde vesikalık resmimiz kalmadığında, yenisini çektiriyoruz. Kalemimizin mürekkebi tükendiğinde, yerine yenisini koyuyoruz.

 

Saçımızı, kullandığımız parfümü, eşyalarımızı, doldurduğumuz defterlerimizi, hatta internet sitelerindeki profilimizi yeniliyoruz. Peki ya kendimizi, zihnimizi, düşünce yapımızı, yüreğimize sıkıştırdıklarımızı, kısacası yaşamımızı yeniliyor muyuz?

 

Bir dolu hayatla kesişiyor hayatlarımız. Kimiyle devam ediyor, kimiyle ayrılıyor yollarımız. Acemi, apar topar ilişkilerden, uzun soluklu, inişli çıkışlı olanlarına, her biri farklı farklı yüzler, sözler, apayrı değerler, farkında olduğumuz ya da olmadığımız duygu ve düşünceler katıyor dağarcıklarımıza. Bir türlü aklımızdan çıkartamadıklarımız oluyor. Asla hatırlamak istemediklerimiz de.

 

Sabrı ve öfkeyi erdem saydığımız anılar taşıyoruz günlüklerimizin içinde.

 

Beklentilerimiz oluyor, bir türlü dolamamış boşlukları hayal ettiklerimizin. Ruhumuzu, tenimizi doyuramamış olmaktan, aç kediler gibi duvarlara sürtünüyoruz yaş dönümlerimizde... Bir ilişkiyi başka bir ilişkiyle sonlandırmaya çabalıyoruz kimi zaman. Hatalarımızı, yaralarımızı başka seferlerde temizleyebileceğimize inanıyoruz; belki çaresizlikten, belki de körü körüne tutunduğumuz bir umuttan sadece.

 

Sabah yatağımızdan kalktığımızda, daha yeni geride kalmış bir günün izleriyle bile nasıl kendimizi bitkin, yorgun hissedebildiğimizi düşünün... Ve geride ne kadar çok gün, ne kadar çok yaşanmışlık, bu yaşanmışlıklardan kalan ne kadar çok iz barındırdığımızı bir de...

 

Eskiyoruz... Alışkanlıklarımız eskiyor. Düşünce kalıplarımız eskiyor. Heveslerimiz, heyecanlarımız eskiyor. Eskidikçe yıpranmışlığımız artıyor, aşka kendimizi bırakışımız azalıyor. Hayattan aldığımız tatlar azalıyor. İçeride birikenler yüzünden, eskiyenler yüzünden, yenilerine yer kalmıyor yaşanacakların fark etmesek de.

 

Mutsuzluğun kapladığı yeri boşaltmadan, mutluluğu koyabilmek yüreğimize, çoğaltabilmek onu... mümkün mü?

 

Sevgisizliğin kapladığı yeri boşaltmadan, sevgiyi çıkartabilmek yüreğimizden, çoğaltabilmek onu... mümkün mü?

 

Her gün aynı şeylere öfkeleniyor, aynı konularda konuşulurken midemize kramplar giriyor, aynı hayal dünyasında yüzüyor ama bir türlü kıyıya çıkamıyorsak, değişmesi, değiştirilmesi gereken bir şeyler var demektir.

 

Belki, karşımızdaki insanlar ve yaşam koşulları değişmeli. Ama bu, zaten yıllardır dilimize dolanan bir tekerleme değil mi?

 

Güzel bir söz vardır; “Ben değişirsem, dünya değişir”. Ütopik mi? Aslında değil. Bir başkasını değiştirmeye çalışmakla ömür tüketmek yerine, kendimizi, duygu ve düşünce yapımızı değiştirmeyi deneyebiliriz. Değişim, beraberinde ihtiyacımız olan yeni bakış açılarını getirebilir ve dünya, bir sabah uyandığımızda, gözümüze bambaşka görünmeye başlayabilir.

 

Kolay ya da zor. Kişisine göre değişir ‘değişmek’.

 

Bir an, kendinizi çocuklar gibi kahkahalar atarken düşünün. İster yeni tanıştığınız biri olsun, ister 40 yıldır aynı yastığa baş koyduğunuz, sevgilinizin elini tutkuyla, coşkuyla tuttuğunuzu düşünün. Bir an, aşktan başınızın döndüğünü, yüreğinizde tarif edilmesi güç bir mutluluğun oluk oluk saçıldığını, kabınıza sığamadığınızı düşünün. Bir an, her şeye yetecek kadar gücünüz olduğunu düşünün...

 

Denemeye değmez mi?

 

Yeni bir ilişkiye daha başlamadan, var olanın elimizden uçup gitmesine seyirci kalmadan, kürekleri bırakıp akıntıya kapılmadan, olumsuzluklar benliğimizi tüketip bitirmeden önce, atalım eskiyen, yıpranan, vadesi dolmuş ne varsa içimizden, üzerimizden.

 

Sıfırlayalım bugüne kadar her ne yaşanmış, her ne birikmişse... Ve her şeye yeniden, yenilenerek başlayalım. Hayatımızda yer açalım, yeniye, mutluluğa, sevgiye, aşkla yaşanacak olan her yeni güne...

 

 

Sıfırlanmak... Her şeye yeniden (yenilenerek) başlamak...

 

Kazağımız eskidiğinde, yenisini alıyoruz. Çayımız buz gibi olduğunda, yenisini dolduruyoruz. Benzinimiz bittiğinde, depomuzu dolduruyoruz. Elimizde vesikalık resmimiz kalmadığında, yenisini çektiriyoruz. Kalemimizin mürekkebi tükendiğinde, yerine yenisini koyuyoruz.

 

Saçımızı, kullandığımız parfümü, eşyalarımızı, doldurduğumuz defterlerimizi, hatta internet sitelerindeki profilimizi yeniliyoruz. Peki ya kendimizi, zihnimizi, düşünce yapımızı, yüreğimize sıkıştırdıklarımızı, kısacası yaşamımızı yeniliyor muyuz?

 

Bir dolu hayatla kesişiyor hayatlarımız. Kimiyle devam ediyor, kimiyle ayrılıyor yollarımız. Acemi, apar topar ilişkilerden, uzun soluklu, inişli çıkışlı olanlarına, her biri farklı farklı yüzler, sözler, apayrı değerler, farkında olduğumuz ya da olmadığımız duygu ve düşünceler katıyor dağarcıklarımıza. Bir türlü aklımızdan çıkartamadıklarımız oluyor. Asla hatırlamak istemediklerimiz de.

 

Sabrı ve öfkeyi erdem saydığımız anılar taşıyoruz günlüklerimizin içinde.

 

Beklentilerimiz oluyor, bir türlü dolamamış boşlukları hayal ettiklerimizin. Ruhumuzu, tenimizi doyuramamış olmaktan, aç kediler gibi duvarlara sürtünüyoruz yaş dönümlerimizde... Bir ilişkiyi başka bir ilişkiyle sonlandırmaya çabalıyoruz kimi zaman. Hatalarımızı, yaralarımızı başka seferlerde temizleyebileceğimize inanıyoruz; belki çaresizlikten, belki de körü körüne tutunduğumuz bir umuttan sadece.

 

Sabah yatağımızdan kalktığımızda, daha yeni geride kalmış bir günün izleriyle bile nasıl kendimizi bitkin, yorgun hissedebildiğimizi düşünün... Ve geride ne kadar çok gün, ne kadar çok yaşanmışlık, bu yaşanmışlıklardan kalan ne kadar çok iz barındırdığımızı bir de...

 

Eskiyoruz... Alışkanlıklarımız eskiyor. Düşünce kalıplarımız eskiyor. Heveslerimiz, heyecanlarımız eskiyor. Eskidikçe yıpranmışlığımız artıyor, aşka kendimizi bırakışımız azalıyor. Hayattan aldığımız tatlar azalıyor. İçeride birikenler yüzünden, eskiyenler yüzünden, yenilerine yer kalmıyor yaşanacakların fark etmesek de.

 

Mutsuzluğun kapladığı yeri boşaltmadan, mutluluğu koyabilmek yüreğimize, çoğaltabilmek onu... mümkün mü?

 

Sevgisizliğin kapladığı yeri boşaltmadan, sevgiyi çıkartabilmek yüreğimizden, çoğaltabilmek onu... mümkün mü?

 

Her gün aynı şeylere öfkeleniyor, aynı konularda konuşulurken midemize kramplar giriyor, aynı hayal dünyasında yüzüyor ama bir türlü kıyıya çıkamıyorsak, değişmesi, değiştirilmesi gereken bir şeyler var demektir.

 

Belki, karşımızdaki insanlar ve yaşam koşulları değişmeli. Ama bu, zaten yıllardır dilimize dolanan bir tekerleme değil mi?

 

Güzel bir söz vardır; “Ben değişirsem, dünya değişir”. Ütopik mi? Aslında değil. Bir başkasını değiştirmeye çalışmakla ömür tüketmek yerine, kendimizi, duygu ve düşünce yapımızı değiştirmeyi deneyebiliriz. Değişim, beraberinde ihtiyacımız olan yeni bakış açılarını getirebilir ve dünya, bir sabah uyandığımızda, gözümüze bambaşka görünmeye başlayabilir.

 

Kolay ya da zor. Kişisine göre değişir ‘değişmek’.

 

Bir an, kendinizi çocuklar gibi kahkahalar atarken düşünün. İster yeni tanıştığınız biri olsun, ister 40 yıldır aynı yastığa baş koyduğunuz, sevgilinizin elini tutkuyla, coşkuyla tuttuğunuzu düşünün. Bir an, aşktan başınızın döndüğünü, yüreğinizde tarif edilmesi güç bir mutluluğun oluk oluk saçıldığını, kabınıza sığamadığınızı düşünün. Bir an, her şeye yetecek kadar gücünüz olduğunu düşünün...

 

Denemeye değmez mi?

 

Yeni bir ilişkiye daha başlamadan, var olanın elimizden uçup gitmesine seyirci kalmadan, kürekleri bırakıp akıntıya kapılmadan, olumsuzluklar benliğimizi tüketip bitirmeden önce, atalım eskiyen, yıpranan, vadesi dolmuş ne varsa içimizden, üzerimizden.

 

Sıfırlayalım bugüne kadar her ne yaşanmış, her ne birikmişse... Ve her şeye yeniden, yenilenerek başlayalım. Hayatımızda yer açalım, yeniye, mutluluğa, sevgiye, aşkla yaşanacak olan her yeni güne...
 

Merhababottom menuHakkımdabottom menuKitaplarımbottom menuYazılarımbottom menuZiyaretçi Defteri